English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

++Sitene Ekle
$ DOLAR → Alış: / Satış:
€ EURO → Alış: / Satış:

Savaşa karşı bir olmak, diri olmak için zorunlu görevlerimiz: Ya şimdi, ya da ne zaman?

Sergei Ardzinba
Sergei Ardzinba

Bugünlerde hep Ruhi Su’nun dizeleri belleğimde;

“Ağaç demiş ki baltaya,

sen beni kesemezdin ama, ne yazık ki sapın benden.

Bak şu feleğin işine sen,

Ölen ben, öldüren benden!..”

Tarihin en büyük insan kıyımlarından Haçlı seferleri, literatüre “kılıçtan geçirme” geçirdi kıyımın adını. Şimdi tersinden bir “haçlı ordusunun” tarihte eşine rastlanmayan bir “boğaz kesme” vahşetine tanıklık etmekteyiz. Suriye’de üç buçuk yıldır devam eden tarihin bu denli vahşi ve kuralsız savaşına birçok farklı tavır ve tepki verildi. Oyun kurucular savaş senaryosunu yazıp sahnelediler. Ama oyuncuların rollerini yazarken, aynı zamanda seyircilerin de rollerini belirlediler. Ve sahnelenen oyunda, oyuncu ve seyirciler sahneyle özdeş kılındı.

Bertolt Brecht der ki, seyircinin sahne ile özdeşleşmesi kırılmadığı takdirde, yani seyirci sahnedeki karakterle ya da olayla aynılaştığı takdirde gerçeğin yeni bir yüzünü asla göremez. Gerçek üzerine düşünmesini, onu iyice tanımasını, kavramasını ve yeni bir bilince varmasını sağlayacak tek şey, bu özdeşleşmenin kırılmasıdır. Peki sahne ile oyuncunun özdeşleşmesi nasıl kırılır? Asıl kritik soru budur.

Biz nerede hata yaptık?

Varsayın ki, kendimle hasbıhal etmekteyim. Sahnelenen emperyalist savaşta büyük bir çoğunluk rolünü oynamaya başladı. Ama bundan gayrı örneğin kimi “Sonuna kadar Esad” dedi, biçilen rolü reddederek. Kimi “Zinhar Esad’ın yanında yer alınmaz” dedi, yine biçilen rolü reddederek. Ne güzel! Biçilen roller reddedilmekte. Ama reddedenler bir mecrada buluşabildi mi? Hayır! Bu arada rol kesen (biçen) meselenin Esad meselesi olmadığını kendisi biliyor, ama seyirciye rolünü yutturdu. Perde arkasından seyredip gülüyor.

Mezhepçilik oyunu

Heyhat… “her insanın dini inancı ya da inançsızlığı, mezhebi kendinedir” lafları meğer aydın özentisinden ibaretmiş. Özenti de bir yere kadarmış. Evet, uzunca yıllar (ve tarih boyunca) din sömürüsü üzerine yatırım yapıldı, “inanç özgürlüğü” adı altında gericilik ilmek ilmek dokundu, dinler, mezhepler ayrıştırıldı. Tamam, hırsızın suçu, ama ev sahibinin hiç mi suçu yok? Demek ki varmış. Egemenlerin ayrıştırıcı dilini benimseyenlerin nefreti körüklemesini geçtim, artık her ağzını açan “ben Sünniyim ama… ya da ben Aleviyim ama…” demeye başladı. Ve mezhepsel ayrışma, gayet sevindirdi oyun kurucularını. Bize bakıp gülümsüyorlar.

Etnik ayrışma

Senaryo yazarlığı bu kadarla bitmiyor. Kimlikler var, dinler var, mezhepler var… Daha çok malzeme var ve çokça roller çizilir, herkes de rolünü oynar bir güzel. Örneğin durmadan “bebek katili” lafını, çok bilmişlikle dilinde dolandırır. Kim icat etti bu tanımlamayı? Onu bilmez ve sorgulamaz. Sadece kullanır. Kendi müthiş gramer icadıymış gibi kullanır, kullandıkça da halkları düşmanlaştıran sistemin kendisine biçtiği rolü oynadığını görmez. Oyun kurucusuna, “senin yüce ve beni yöneten varlığın için, sırf senin için Kürt’e düşman olurum” mesajı verdiğini bilmez. Ve ateş düştüğü yeri yakar, ama yüreği yana yana, yakanı sevindirir durmadan. Faili meçhullerle, toplu katliamlarla, askere elini kınalayarak yolladıklarımızla yürekleri yakar ve sevinir… Kendi çocuklarını değil ama ölen ve yüreği yanan hep biziz, sen ben, hepimiz… Ve oyun kurucu güler, ağzı kulaklarında…

Konu çoktur. Yeter ki senaryo yazmaya gör. Bayrak senaryosu var örneğin. “Tek dil, tek millet, tek bayrak” söyleminin inkarcı bir zihniyet olduğunu görmez, ağzına bakar ve kışkırır. Hele ki, Suriye’nin bayrağı dururken, sömürgeci Fransa’nın “hediyesi”olan bir bayrağı arkasına alıp poz verdiği sırada bile, bayrak kışkırtıcılığına kapılır yine, sorgulamadan. Ve bir anda infial. Oyun kurucu sevinmez mi? Başarıyor çünkü.

Her kesimin kendi ölüsüne ağlaması

Ve kapımızdaki, içimizdeki savaş… Topyekûn bir ülkenin halkları, yedi düvelin vahşi saldırısına uğramış ve direniyor iken, direnişini görmezden gelip seyredenler… Örneğin Hama, örneğin Humus, Maan, Lazkiye, Keseb… Şam, Halep… Bağırdı birileri “Katliam var!” diye. Bunca katliamlara “bana ne” tavrıyla bakıp sessiz kalanlar bir yanda, bu katliamları içselleştirip öfkelenenler öte yanda… Ve öfke, asıl katiller ve azmettiriciler kadar, salt bu “bana ne”cilik yüzünden suskunlara yöneldi. Sonuç; doğallıkla katilleri, azmettiricileri sevindirdi bu yöneliş… O bir avuç senarist bakıp gülüyor yine. Kızın birbirinize… Vurun biri birinizi… Oysa hedefteki Suriye’de kenetlenmiş halklar var, bir arada, direnişte… Yoksa, soru şu olurdu: “Bunca çok odaklı, bunca kuralsız, bunca vahşi saldırı karşısında tek başına Esad denilen bir şahsiyet miydi direnen, halklar mıydı kenetlenen?” Ama soru sordurulmadı. Orada ayrışmayan, “Bu bir emperyalizm vahşetidir” diyerek kendi evlerini, ülkelerini birlikte savunan halkların yerine, bizler burada ayrıştık. Yetmedi, oraları da ayrıştırmak için “iyi” çaba harcadık. Kürtleri-Arapları karşı karşıya getirdik, eşsiz siyasi tespitlerimizle. Ve oyun kurucular bize gülüyor yine…

Ve katilin namlusu döndü; Buralardan ve her yerden kurgulanan ayrıştırma, oralarda başarılamadı diye Kürt kıyımına döndü. Bu kez suskunlar bağırmaya başladı: “Katliam var!” diye. Ve asıl canı yananların birbirlerinin canını daha, daha çok yakan tavırlar çıktı ortaya. Ve bu kez önceki “suskunlara öfkeli olanlar” sustu, önceki suskunlar da şimdiki suskunlara öfke kustu. “Rojava’da katliam var” diyene, “Lazkiye katliamını neden görmedin?” dendi. “Gazze’de katliam var” diyene “Rojava’yı niye görmüyorsun?” diye soruldu. “Ezidiler katlediliyor” diye bağırana “Araplar-Aleviler katledilmedi mi?” diye yanıt verildi. Ve daha nice sessizlikler, hatalar, kırılmalar, öfkeler… Evet, hep katliam oldu. Tutum ve algılar farklı ve ayrık olduğu için daha çok halklar katledildi. Ama ne yazık ki, herkesin “kendi katledileni” vardı, oysa katleden aynı… IŞİD, El Kaide, El Nusra, cihatçı, terörist, öteki beriki… Kimi “cihatçı katiller” dedi, kimi “mensup” dedi, kimi “çete”… Oysa bir kıyım makinesi olarak vardı hep. Bir coğrafyadan ötekine yol aldı sadece. Bu ölüm makinesini yeni fark edenler olduğu içindir belki, oyun kurucu bize bakıp daha çok, daha çok güldü.

İnsanlar saldırı altında aç ve susuz iken, bebek mamasına ihtiyaç var iken, yardım kampanyası birinin gündemindeyken, ötekinin aklında yer almadı. Sonra yine “tersine dünya”… Öteki beriki işi aynı… Oyun kurucu daha çok gülüyor.

Artık YETER! BESSE!..

Bu savaşı artık durdurma zamanı gelmedi mi? “Biri önce ‘savaşa hayır’ derken diğeri sustu, biri şimdi ‘savaşa hayır’ derken beriki sustu… Hesaplaşmasını geride bırakma vakti gelmedi mi? “Bildiğim bildik, kırdığım fındık” tavrıyla devam etmek mi, yoksa “bildiğimi sanıp kırdığım kardeşliktir” diyerek özürle başlamak mı? Özür bir erdemdir. Belki de özürleşmektir, özgürleşmenin ilk adımıdır. Hele ki, biz milyonların kanı üzerinden bir avuç oyun kurucunun can çekiştiği bir dönemde özür, ezilen milyonların ezenleri yere serecek bir şamar değerindedir.

Biz ayrıştıkça daha çok ağlıyoruz; biz ağladıkça sahne yönetmenlerini daha çok güldürüyoruz. Kurulan sahnenin seyircisi olmak yerine; “katledilenin kimliğini, inancını, rengini sorma. Çünkü ölen sensin, benim, biziz” diyerek milyon adımlarımızı birlikte atalım, ölüm canavarını durdurmak için…

Bunun için sihirli bir formüle ihtiyaç yoktur. Saflaşmanın artık dogmalaşmaya başladığını görmek ve soruna salt yöneten-yönetilen, ezen-ezilen ilişkisiyle bakmak yeterlidir. Biz üreten, ama biz ayrıştırılan, birbirine düşman edilen, biz ölen, biz öldürülen, biz sürülen… Ve en önemlisi cellatlarımızı var eden biz… Ya ölmeye devam ederiz, ya da bir tek farkındalıkla kenetlenir, oyunu biz yönetiriz.

Tarihin en handikaplı emperyalist kurgusuyla karşı karşıyayız ve Kapital beylerin de en derin krizlerini yaşadıkları bir tarihi ana tanıklık etmekteyiz. Bu nedenledir ki, sözüm “meclisten dışarı” değil, doğrudan içeri ve hepimizedir. Biz halklarız, haklarımızla varız. Ve en temel yaşam hakkımızı bizden çalanlara karşı “o, bu, şu” demeden bir olup bu savaşı durdurabiliriz, “halklar, milyonlar yaşayacak ve bir avuç ölüm mangasına had bildirecektir” inancını büyüterek.. Ve çok geç olmadan…

Ya şimdi, ya da ne zaman?

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ