English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

++Sitene Ekle
$ DOLAR → Alış: / Satış:
€ EURO → Alış: / Satış:

HDP Cizre Raporu 1. Bölüm

Halkların Demokratik Partisi (HDP) 14 Aralık 2015-2 Mart 2016 tarihleri arasında 79 gün sokağa çıkma yasağının yaşandığı Cizre Raporu’nu bugün düzenlediği basın toplantısıyla açıkladı.

Sergei Ardzinba
Sergei Ardzinba

Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt Sorunu’nun barışçı çözümü çerçevesinde
başlayan görüşmeler müzakere aşamasına geldiğinde, Hükümet ve
Cumhurbaşkanı’nın bu görüşmeleri ve Dolmabahçe Mutabakatı’nı yok sayma ve süreci
‘buzdolabına kaldırma’ beyanlarının ardından süreç kesildi.
Bu sürecin nasıl ve hangi aşamalardan geçerek geliştiğini hatırlamakta fayda var. Sayın
Abdullah Öcalan‘la ilk siyasi görüşme 3 Ocak 2013 tarihinde BDP heyeti tarafından
yapıldı. Sayın Öcalan, 21 Mart 2013 Amed Newrozu’na gönderdiği mektubunda
çözüm sürecinin “resmen” başladığını beyan etti. Sayın Öcalan´ın çağrısı üzerine, KCK
23 Mart’ta ateşkes ilan etti. 14 Nisan 2013’te İmralı Heyeti ile görüşen Sayın Öcalan,
demokratik çözüm sürecinin bütün hassasiyetiyle devam ettiğini belirterek,
çatışmasızlık sürecinin kalıcılaştırılması için yoğun bir çalışma yürüttüklerini belirtti.
Bu görüşmenin ardından da KCK, 8 Mayıs 2013’te yaptığı açıklama ile çözüm için “geri
çekilme” kararı aldıklarını açıkladı ve ilk grup 14 Mayıs’ta savunma alanlarına ulaştı.
Daha sonraki süreçte İmralı-devlet, İmralı-BDP/HDP, BDP/HDP-Kandil arasındaki
görüşmeler devam etti.
Görüşmeler sonucunda Sayın Abdullah Öcalan’ın “Demokratik Çözüm Deklarasyonu”
21 Mart 2014‘te Amed Newrozu’nda kamuoyuyla paylaşıldı. Sayın Öcalan mesajında
“Bugün yeni bir dönem başlıyor. Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyaset
sürecine kapı açılıyor. Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun noktasına
geldik” diyordu. Sayın Abdullah Öcalan çözüm sürecine ivme kazandırmak için
müzakerenin taslağını hazırlayarak Kasım 2014’te HDP ve devlet heyetine sundu.
Taraflar arasında ortak bir mutabakat metni çıkarıldı ve 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe
Sarayı’nda kamuoyuna ve halklara ilan edildi. Sayın Abdullah Öcalan PKK’ye bahar
aylarında olağanüstü kongreyi toplama çağrısında bulunuyordu. Türkiye’nin
demokratikleşmesi için acil maddeler olarak 10 madde sıralıyordu.
Dolmabahçe Mutabakatı’ndan sonra 21 Mart 2015 Amed Newrozu’na bir mektup
gönderen Sayın Öcalan, “Dolmabahçe Sarayı’nda, hepimizce resmen ilan edilen on
maddelik deklarasyon temelinde yeni bir süreci başlatma görevi ile karşı karşıyayız.
Deklarasyon gereği ilkelerde mutabakat oluşmasıyla birlikte PKK’nin Türkiye
Cumhuriyeti’ne karşı yaklaşık kırk yıldır yürüttüğü silahlı olan mücadeleyi
sonlandırmak ve yeni dönemin ruhuna uygun siyasal ve toplumsal strateji ve
taktiklerini belirlemek için bir kongre yapmalarını gerekli ve tarihi görmekteyim.
Umarım ilkesel mutabakata en kısa sürede varıp parlamento üyeleri ve İzleme
Heyeti’nden teşkil edilen bir Hakikat ve Yüzleşme Komisyonu’ndan geçerek bu
kongreyi başarıyla realize etme durumunu yaşarız. Bu kongremizle birlikte artık yeni
dönem başlamaktadır” mesajını verdi.
Sayın Öcalan bu mesajının ardından İmralı’da gerçekleştirilen görüşmelerin yasal bir
çerçeveye kavuşturulması talebinde bulundu. Bu talep üzerine AKP, ilk önce devlet
heyetini koruma altına alan Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı
Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nı 26 Nisan’da yasallaştırdı.
“MİT mensupları görevlerini yerine getirirken ceza ve infaz kurumlarındaki tutuklu ve
hükümlülerle önceden bilgi vermek suretiyle görüşebilir, görüşmeler yaptırabilir,
görevlerinin gereği terör örgütleri dâhil olmak üzere millî güvenliği tehdit eden bütün
yapılarla irtibat kurabilir” ifadesinin yer aldığı yasa ile süreci güvence altına alırken, diğer yandan 4 Temmuz 2014’te “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal
Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Tasarısı” adıyla bir yasa tasarısı çıkardı.
İsminden gerekçe maddesine kadar birçok tepkiye neden olan tasarı, Kürt sorununu
tanımlamaması, Kürt halkının taleplerine yer vermemesi, yetkiyi Meclis’e değil
Bakanlar Kurulu eliyle AKP’ye vermesi nedeni ile ciddi tartışmalara yol açtı. Bu
tartışmalara da nokta koyan Sayın Öcalan, sürecin müzakare evresine geçmesi için
AKP’ye yaptığı çağrıyı yineledi ve kalıcı barışın sağlanabilmesi için zaman
kaybedilmemesi gerektiğini açıkladı.
Hükümet, Dolmabahçe Mutabakatı noktasında adım atmazken Cumhurbaşkanı
Erdoğan seçim öncesi yaptığı açıklamada Dolmabahçe Mutabakatı’nı doğru
bulmadığını, “Kürt sorunu yoktur, Kürt sorunu demek ayrımcılıktır, karşı karşıya
oturulan bir masa olması devletin çöktüğü anlamına gelir” ifadelerinin yer aldığı
açıklamalarda bulundu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu ifadeleri üzerine 30 Nisan’da açıklama yapan İmralı
Heyeti ise, iktidar bloğunun ikiye bölündüğünü, bu bölünmenin bir tarafında
Cumhurbaşkanı’nın diğer tarafında hükümetin kaldığını belirterek, “Bu anlayışla
yolun sonuna geldik” uyarısında bulundu ve müzakere mekanizmaları oluşturulana
kadar da sürecin anlamını yitirdiği açıkladı.
Hükümetin 30 Ekim 2014 MGK toplantısına sunduğu, Kürtleri askeri zor ve siyasi
baskı yolu ile yok etmeyi esas alan bir politikada karar kıldığı ‘’Çöktürme Planı’’ ortaya
çıktı.
7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan iradeyi tanımayan hükümet ve Cumhurbaşkanı,
savaşı askeri boyutta tırmandırdı.
Devletin, İmralı‘da yürütülen çözüm sürecini sonlandırması, Dolmabahçe
Mutabakatı’nı tanımaması, savaş kararı alması, halkın demokratik taleplerine şiddet ve
tutuklamalarla cevap vermesi sonucu Kürt halkı devletin uyguladığı tüm bu şiddet
konseptinden, siyasal çözüme geçiş adına Kürdistan coğrafyasında bazı il ve
ilçelerinde özyönetim iradesi deklere etti. Özyönetim ilanlarına yönelik olarak
geliştirilen gerek siyasi gerekse yoğun bir şekilde başlatılan askeri saldırılar sonrası
halk kendi koruma refleksiyle barikat kurma yöntemine başvurdu. Hendek ve
barikatlar, çok önceleri saldırı ve yıkım kararı almış olan devletin topyekün saldırısı
için bir gerekçe olarak kamuoyuna sunuldu.
Kürtlerin özyönetim ilanına karşı devletin devreye koyduğu ‘Darbe Mekaniği‘,
kapsamlı bir askeri savaş başlatarak binlerce insanın yaşamını yitireceği bir sürecin
önünü açtı. Kürt coğrafyasında binlerce hektar orman arazisi yakıldı; Cizre ve Sur başta
olmak üzere Silvan, Silopi, Nusaybin ve Yüksekova ilçeleri günlerce top atışlarıyla
harabeye çevrildi. Yoğun bir gözaltı ve tutuklama furyası başlatılarak 19’u belediye eş
başkanı, 35 belediye eş başkan yardımcısı ve belediye meclis üyesi olmak üzere sadece
2015 yılında 5 bini aşkın kişi gözaltına alındı, binden fazla kişi tutuklandı. Şu anda
cezaevlerinde 300’ü ağır olmak üzere 756 hasta mahpus kaderlerine terk edilmiş
durumdadır. Sadece 2015 yılında cezaevlerinde yüzlerce hak ihlali yaşandı. Binden
fazla kişi yaşamını yitirdi.
Devletin resmi kaynakları 2015 yılından bu güne kadar çatışmalı dönem boyunca
Diyarbakır Sur, Şırnak Cizre ve Silopi başta olmak üzere Güneydoğu’da 355 bin vatandaşın göç etmek zorunda kaldığını açıkladı. Fakat bölgedeki STK’lar ve yerel
kaynaklar bu sayının çok daha fazla olduğunu, son bir yıldaki savaş ortamından dolayı
en az 1 milyon 377 bin kişinin en temel yaşam, eğitim, seyahat ve sağlık haklarının ihlal
edildiğini açıkladı.
Ekoloji dernekleri son bir yılda toplamda 6 bin hektar ormanlık alanın devlet eliyle
yakıldığını belirterek1 tek sorunun yangınlar olmadığını, çatışmaların yaşandığı il ve
ilçelerde çocuklarda ateşli hastalıkların görüldüğünü ve kullanılan silahlar yüzünden,
KOAH (akciğer hastalığı), nefes darlığı ve benzeri hastalıkların çok fazla ortaya
çıktığını belirttiler.
Özellikle Dersim, Hakkari, Mardin, Şırnak başta olmak üzere 127 bölge özel güvenlik
bölgesi ilan edilerek sivillerin girişine kapatıldı.
Ülkede süren savaş ve çatışma ortamının bir an önce sonlandırılması için Barış İçin
Akademisyenler Girişimi tarafından organize edilen ve 1128 akademisyen tarafından
imzalanan barış bildirisi yüzünden 505 akademisyene idari ve adli soruşturma açıldı;
37 akademisyen görevden uzaklaştırıldı.
Daha sonraki dönemlerde hükümet çevreleri, müzakere ve barış görüşmelerinin
yapıldığı dönemde bile ‘Çöktürme Planı’ adı altında Kürt demokratik siyasetinin ve
Türkiye’deki tüm demokratik muhalefetin tamamıyla susturulması anlamına gelen bir
planın hazırlıklarının hükümetçe yapıldığını itiraf ettiler.
Hükümet, Temmuz 2015 tarihinden itibaren Kürt kentlerini büyük bir askeri abluka
altına alarak 7 şehrin 22 ilçesinde onlarca mahalleyi kapsayacak şekilde toplamda 817
güne varan sokağa çıkma yasaklarını tam 63 kez ilan etti. Sokağa çıkma yasağı adı
altında sürdürülen ablukalar, şu an Şırnak’ın Cizre ve İdil ilçelerinde 21:30 ile 04:30
saatleri arasında, Yüksekova, Şırnak merkez, Nusaybin, Silopi ve Diyarbakır’ın Sur
ilçesinde (belli bölgelerde) tam zamanlı olarak devam etmektedir. Bu ablukalarda
sadece Şırnak’ın Cizre ilçesinde Temmuz 2015 tarihinden beri 282 kişi yaşamını yitirdi.
Suruç katliamında 33, Zergele katliamında 8, Ankara katliamında 100 insan olmak
üzere 141 kişi yaşamını yitirdi. 127 kişi protesto gösterilerinde, asker ve polis
infazlarında yaşamını yitirdi. Kürt illerindeki ablukalarda yaşamını yitiren 600 kişiyle
birlikte AKP Hükümeti’nin yürüttüğü özel savaş konsepti bugüne kadar 102’si çocuk,
99’u kadın olmak üzere toplamda 868 kişinin yaşamını yitirmesine neden oldu.2
Kuşkusuz söz konusu ablukaların ve sokağa çıkma yasaklarının toplumsal bir vahşete
ve yıkıma dönüştüğü yerlerin başında Cizre gelmektedir. HDP olarak uzun bir dönem
takip ettiğimiz ve abluka kalktıktan sonra yerinde yaptığımız gözlem ve görüşmeler
sonucu ulaştığımız sonuçlar raporda geniş olarak belirtilmiştir. Cizre başta olmak üzere
Kürdistan şehirlerindeki abluka altındaki diğer yerleşim yerlerinde de yaşananların
sadece hendeklerin kapatılmasına yönelik askeri operasyonlar değil, aynı zamanda
zorla göç ettirme, sivil yerleşim alanlarına yönelik ağır bombardıman sonucu oluşan
toplu katliamlar ve Kürt siyasal hareketinin kitle tabanını göç ve katliamlarla sindirme
ve susturma girişimi olduğu sonucuna varmış bulunmaktayız. Cizre’de bizzat devlet eliyle uygulamaya konulan‚ çıplak terörün yıkıcı karakterinin yanında Kürtlere karşı
bir hınç ve katliam boyutuna varan ırkçı, faşist ve cinsiyetçi tutuma dair örnekler
raporda somut olaylar üzerinden sunulmuştur.
6-7 Ekim 2014 Kobanê Serhildanı’ndan sonra başlayan yoğun gözaltı operasyonlarına
karşı Cizre’de kazılan ilk hendekler müzakereler sonucu kapatılmışken, hendeklerin
olmadığı bir mahallede 12 yaşındaki Nihat Kazanhan’ın polis tarafından infaz
edilmesiyle hendekler tekrar kazılmış ve toplum kendini ancak bu şekilde devletin
şiddetinden koruyabilmiştir.
Minnesota Protokolü ve Cenevre Savaş Sözleşmesi hükümlerinin tamamını ihlal eden
hükümete bağlı güçlerin bu ablukalarda yüzlerce sivil insanı katletti. Vahşet
bodrumları olarak nitelendirilen Cizre’deki bodrum katlarında 176 insan diri diri
yakıldı ya da yaralı iken infaz edildi. Yaşamını yitiren 92 kişi kimlik bilgileri henüz
açıklanmadan kimsesizler mezarlığına defnedildi. (DNA eşleşmesinden sonra bu sayı
79’a düştü) Devletin işlemiş olduğu ve uluslararası hukuk normlarının tümünü
çiğneyen uygulamalardan biri de katledilen insanların cenaze parçalarının yıkılan
binaların enkazıyla birlikte Cizre’deki ve Diyarbakır’daki Dicle Nehri’ne dökülmesi
oldu. Aralarında bebeklerin ve hastaların bulunduğu yüzlerce insan ambulanslar
gelmediğinden dolayı evlerinde yaşamlarını yitirdiler. Sadece Cizre ve Silopi’de 49
sivil, evlerinin içinde tank ve top atışları ve keskin nişancıların ateş açması sonucu
yaşamlarını yitirdiler. Cizre ilçesinde 79 gün süren abluka ve çatışmalar boyunca biri
bebek, 41’i çocuk, 22’si kadın olmak üzere 251 kişi yaşamını yitirmiştir

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ