English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

++Sitene Ekle
$ DOLAR → Alış: / Satış:
€ EURO → Alış: / Satış:

Karamsarlığa Yer Yok

Karamsarlığa Yer Yok

Musa Piroğlu -/ –
“Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve, onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar” (Marx)

Yaşananları anlamak ve tarif etmek isteyen herkes doğal bir şekilde kendi geçmiş deneyimlerine başvurmayı tercih ediyor. Ve geçmiş büyük oranda kötücül anılardan oluşuyor. Yargısız infazlar, yaygının kitlesel tutuklamalar, devlet terörü, tecrit ve yalnızlaşma görüntüleri hafızanın derinliklerinden süzülüp gözün perdesinde canlanıyor. Daha kötüleri ise anılmak bile istenmiyor. Buna çevre ülkelerdeki görüntüler eklendiğinde derin bir karamsarlık insan ruhunu sarıyor karamsarlık kaygıyı depreştiriyor kaygı korkuları kışkırtıyor.

Böylesi bir algı bir çeşit histerik bir şekilde geleceğe dair korkulu tariflerin yapılmasını getirirken aynı şekilde geçmiş zayıflığın yol açtığı teslimiyet havasının oluşmasını da tetikliyor. Kara bilim kurguları anımsatan analizler havada uçuşurken zaman mekân bağlantısı hızla kopuyor. Devlet terörü ve korku sokağı teslim almaya çalışıyor

Devrimciler katledildi

Suruç ülke tarihinde Türkiye devrimci hareketini hedef almış en büyük katliamlardan birisidir. Suruç Türk devletine karşı değil devlet tarafından ülke halklarına ve devrimcilere karşı düzenlenmiş bir suikasttır. Bu yüzden üzerinde daha fazla durulması ve amaçlarının daha net kavranması gerekir. Suruç’ta ne olduğunu, katliamın kimler tarafından hangi saiklerle organize edildiğini bugünkü gelişmelerin ışığında daha net görme şansına sahibiz ve iddia edebiliriz ki bu saldırı doğrudan yönetici erk tarafından IŞİD’in paravan olarak kullanılmasıyla gerçekleştirilen bir saldırıdır. Bu tanım bizi doğal bir şekilde IŞİD’in önümüzde ki süreçte pek çok yerde paravan olarak kullanılacağı gerçeğine götürür.

Savaş politikanın silahla devamıdır diyordu düşünür. Yapılan her şey bu minvalde politik arka plan dâhilinde ele alınmalıdır. Suruç’ta gerçekleşen katliam da böyle okunmalıdır. Görünenle yetinmek yerine arka plana bakma çabası doğallığında bizi öncesine götürür. Suruç katliamı ve sonrası ortaya çıkan gelişmeler saldırının ortaya çıkardığı sonuçlar bizi yapılış amacına dair daha net fikirler üretmeye yöneltiyor. Saldırı ülkenin hızla savaş ortamına sokulmasına, korkunun sokakları teslim alacağı bir sürecin başlatılmasına ve son olarak Erdoğan’ın kendi söylemleriyle ifade ettiği üzere 7 Haziran seçimlerinin rövanşının alınacağı yeni bir seçim sürecinin kurgulanmasına yol vermiştir. Selahattin Demirtaş’ın meclis konuşmasında Erdoğan’ı tarif ederek da ifade ettiği “Saraya bağlı kurdukları gladio örgütüyle şu anda kirli bir savaş yürütüyor. Bu devleti de kullanmıyor kendi özel örgütü var.” tarifine denk düşüyor. Bu durum aynı zamanda Cumhurbaşkanlığına gizli ödenek bağlanmasının amacını ele veriyor. Buradan bakıldığında Mersin, Adana bombalamalarından Diyarbakır bombalamasına ve seçimden hemen sonra Hizbullahçı dernek başkanının öldürülmesiyle meydana gelen provokasyonlara Suruç dahil bir dizi saldırının arkasında ki gücün kaynağı ortaya çıkıyor.

Toplumlar tarihinde bireyler kimi özgül durumlarda tüm toplum hayatını belirleyebilecek noktalarda ve hareket konumunda bulunabilir. Bu özgüllük bizzat toplumsal işleyişin yaratısıdır. Bu bir olgudur ama aynı şekilde bu özgül durumun geçici bir durum olduğunu ve son tahlilde verili formasyonun süreci dengeleyeceği gerçeğini gizlemez. Bu bağlamda diyebiliriz ki Erdoğan elindeki yetkiler ve araçlarla ülkeyi ve bölgeyi tehlikeli mecralara atabilecek bir konuma ve hırsa sahiptir. Kendi varlığını koruma derdiyle kendine özgü bir mantıkla hareket etmektedir. Can derdindeki bir insanın refleksleri ile hareket ettiği için boğulurken yanındakileri de boğacak bir durum sergilemektedir. Başkanlık meselesi salt bir hırs meselesi olmaktan öte kendisi ve temsil ettiği sınıfsal odak açısından olmak ya da olmamak meselesidir. Bütün şanslarını tüketmeden veya kabul edebileceği güvenceleri almadan geri çekilmeye niyeti yok gibi bir görüntü veremeye başlamıştır. Olası bir koalisyonu engellemek yeniden kazanacağı bir seçimi zorlamak için her şeyi yapmaya hazırdır ve yapamaya başlamıştır. Olanları ve olacak olanları bu minvalde okumak gereklidir. Tersten Erdoğan yargılanmadan elindeki zor aparatlarından ve güçten arındırılmadan sükûnetin sağlanacağını beklemek de boşuna olacaktır.

Erdoğan’ın niyeti

Mersin Adana HDP binalarının bombalanması ve Diyarbakır mitinginde ki saldırı aslında en baştan Erdoğan’ın kaybedeceği bir seçimi durdurmak istediği şeklinde okunmuştu. Seçimden sonra Diyarbakır’daki provokasyon ve sonrasında gündeme giren politik hamleleri Erdoğan’ın seçim sonuçlarını kabullenmediği, bir yol kazası olarak gördüğü ve bir erken seçimle başkanlık hedefine ulaşmayı arzuladığını gösteriyordu.

AKP cenahı 7 Haziran yenilgisini HDP’nin barajı aşmasına bağlamıştı. Eğer başkanlığın önünde ki engel HDP ve onun çeperinde bir araya gelen Türkiye sosyalistleriyse yapılması gereken olası erken seçimde HDP’yi barajın altında, hiç değilse barajın kıyısında tutmak olmalıydı. AKP 7 Haziran’da Kürdistan’da hezimete uğramış ,Kürt halkının nezdinde inandırıcılığını yitirmişti. Kürt halkına yönelik her çeşit propaganda ve açılım çabası tersten AKP’nin MHP’den devşirdiği oyları da kaybetmesine yol açmıştı.

AKP oy oranını artıracaksa MHP’ye kaptırdığı milliyetçi oyları geri almak zorunda. Kürt halkından umudu kesmiş AKP’nin doğal olarak oy almak için yöneleceği kitle milliyetçilerdir. Buradan çıkacak doğal sonuç geçici hükumetin Kürt karşıtı milliyetçi söylem ve politikalara yöneleceği sonucudur. Aynı şekilde AKP bir yandan kendi oy potansiyelini artırırken öte yandan HDP’yi marjinalize etmeyi ve meşruiyet alanını daraltmayı hedeflemelidir. Gündeme gelen saldırılar tam da bu politikaların izdüşümü olarak görülmelidir. Hedeflenen korkuya ve devlet terörüne teslim olunmuş bir ortamda gergin kaygılı bir seçime gitmek ve seçime giderken mümkünse HDP’yi seçim dışında tutmak ya da en azından onun yanında ki bütün güçleri ondan kaçırarak her çeşit seçim hilesinin yapılabileceği bir seçim ortamını hazırlamaktır.

Ağzındaki baklayı çıkardı

Bu strateji bizzat Erdoğan’ın demeçleriyle ayan beyan ortaya çıkmıştır. Aslında daha öncesinde pek çok yazar ve siyasetçi tarafından dillendirilen olgu bizzat Erdoğan tarafından itiraf edildi. “Terörle mücadele edebilmek için güçlü bir hükümet şarttır.” Bu cümle aslında sokağın bizzat devlet tarafından neden ve nasıl gerildiğinin açık izahıdır ,bu cümle Suruç katliamının azmettiricisinin deşifre olmasıdır. Tayyip Erdoğan 7 Haziran seçimlerini tanımıyor ve başkan olabilmek için son bir hamle daha yapıyor , erken seçime hazırlanıyor. Erdoğan bu demeçle yetinmedi ardından HDP milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasını talep etti. Erdoğan’ın böyle konuştuğu yerde AKP’nin kalemşorları HDP’nin kapatılması gerektiğini yazmaya başladılar. Onlara durumdan vazife çıkaran Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı eşlik etti ve HDP’yi incelemeye aldığını açıkladı. Bütün bunlar HDP’nin kamuoyunda kapatılacak bir parti olarak okunmasını sağlamak için yapılıyor. Bu sayede halk kitlelerinde boşa oy vermeyin kurgusu yaratılacak HDP barajın kıyısına iteklenecek ali cengiz oyunlarıyla belki de meclis dışına iteklenecektir.

Hükümet bunlarla yetinmedi ABD’nin baskısına direnemeyip İncirlik üssünü açtığı gün medya savunma alanlarına ve dağlarda ki gerilla mevzilerine ağır bir hava bombardımanı başlattı. Burada ABD ile bir al ver anlaşması yapıldı görüntüsü yaratılmaya çalışılsa da ortadaki gerçek ABD’nin istediğini aldığı gerçeğidir. IŞİD’le neredeyse danışıklı dövüş gibi görünen çatışmadan hemen sonra IŞİD’e yönelik saldırının bu bombardımana bahane olarak gösterilmesiyse ironik bir durum olarak sırıttı. Hükumet çok hızlı bir şekilde polis marifetiyle ülke içinde devlet terörüne tırmandırılırken diğer yandan PKK mevzilerine ağır saldırılar gündeme getirildi. Batılı pek çok gazetenin deyimiyle IŞİD’le değil PKK ile savaşa girdi. Cenaze törenleri ve taziye çadırları dahil her çeşit gösteri sokakta polisin vahşi saldırılarıyla karşılaşırken yargısız infazlar yeniden gündeme getirildi. Devlet Kürt özgürlük hareketinin yanında Türkiye devrimci hareketini ve HDP bileşenlerini kriminalize ederek topyekûn bir saldırıya geçti. IŞİD başlığı altında kurduğu terör çuvalına devrimcileri ve demokratları katarak yaygın bir gözaltı furyası başlattı. Evler sendikalar dernekler basıldı. Sağ gösterip sola vurdu. Ortaya çıkan gerçek devletin IŞİD’le değil Türkiye devrimci hareketi ve Kürt özgürlük hareketiyle savaşa girdiğidir. AKP yıllardır yaptığı gibi gerilimi istediği kadar tutup kontrol altında tutabileceği varsayımıyla hareket ediyor ancak bu sefer karşısındakiler ve içerisinden geçilen gerilimli süreç hiç de bu varsayımı doğrulayacak bir görünüm vermemektedir.

Doğrusal sonuç

Toplumsal olayları ve gelişmeleri düz bir çizgi olarak gördüğümüz anda söz konusu gelişmenin otomatik bir şekilde 90’ları anımsatan ve belki de daha kötü kanlı, baskıcı bir sürece everileceğini iddia edebiliriz. IŞİD bahane edilerek kent meydanlarında, alış veriş merkezlerinde ve toplu ulaşım alanlarında bomba ihbarlarının yapılması toplumu terörize etmek içindir. Devlet bilinçli bir şekilde korkuyu sokağa yaymaya çalışıyor. Suruç katliamının arkasında yatan gerekçelerden birisi budur. Devlet terörünün yetmediği yerde IŞİD korkusunu hâkim kılarak kitle eylemlerini ve siyasal çalışmaları engellemek insanları sokaktan evlerine çekilmeye zorlanmak isteniyor. Bu durum erken seçim sürecinde daha da belirginleşecektir. Saldırı kesintisiz düz bir seyir izlerse muhtemelen büyük şehirlerin bir ikisinde bomba patlatılacak ve IŞİD korkusu realize hale getirilecektir. Bu aynı zamanda HDP’nin 7 Haziran sürecinde yürüttüğü canlı diri seçim çalışmasının da engellenmesi, kitlelerin onunla buluşmasının durdurulması anlamına gelecektir. Doğrusal gelişme Erdoğan’ın istediği gibi cereyan ederse erken seçime gidilirken dağlarda ve şehirlerde çatışmaların ,sivil, gerilla ,devrimci ,asker ve polis cenazelerinin kaldırıldığı ,korku ve kargaşanın hakim olduğu ve insanların huzur adına her çeşit totolizerime boyun eğdiği bir toplumsal psikolojik ortamın oluştuğu bir zemin karşımıza çıkacaktır. Bu ülke bu çeşit toplumsal mühendislik projelerini bütün darbe girişimlerinde canlı olarak yaşamıştır. Diyebiliriz ki Erdoğan bir sivil darbe girişimini başlatmıştır.

Hayatın doğruları hayalleri bozar

Okuyan yazan ve dert edinen pek çok insanın kaygıya kapılmasına yol açan yukarda tarif edilen doğrusal gelişmenin varacağı sonuçlardır. Nefes alan hemen herkes var olan politikanın ısrarla devam ettirilmesinin ülkeyi cehennem yerine döndüreceğinin farkındadır. Fakat sokakta ki insanın farkında olduğu şeyin sermaye çevreleri ,uluslararası güçler ve devrimci dinamikler tarafından algılanmamasını beklemek doğru bir tavır değildir. Sokağın gördüğünü herkes görüyor. Bu noktada bu politikanın doğrusal sonucunun varacağı yeri tarif etmek bunun ne kadar sürdürülemez olduğunu açıklamaya yetecektir.

Kürt özgürlük hareketiyle topyekûn bir savaşa girmenin ülkeyi nasıl bir senaryoyla yüz yüze getireceğini anlamak için Rojava ve Suriye’ye bakmak 6-7 Ekim’i hatırlamak elbette Geziyi anmak yeterlidir. Kabul edilmelidir ki devletin olası savaş konseptinde karşısına alacağı Kürt özgürlük hareketi 90’ların, mücadeleyi dağda göğüsleyen gerilla hareket değildir. Savaş dağların bombalanması ve karakolların basılmasıyla yürütülen ,baskı ,kan ve gözyaşını Kürdistan şehirlerini ve batıda asker cenazeleriyle sınırlı kaldığı bir savaş olmayacaktır. Kürt hareketi 7 Haziran’da İstanbul’da 3. Büyük güç olarak çıkmış 6 milyon oy almış bir harekettir. Dağdaki gerilla hareketi büyük oranda şehirli bir harekete ve giderek sınıf hareketine dönüşmüştür. Devletin savaşacağı güç Rojava’da şehir savaşını öğrenmiş askeri donanımını ve deneyimini üst düzeye çıkarmıştır. Devletin PKK ile savaşa girmesi demek kaçınılmaz bir şekilde onun Suriye topraklarına dalmasını zorunlu hale getirecektir. Kürt hareketi sadece Kuzey Kürdistan’da değil batı ve güney Kürdistan’da önemli bir güce erişmiş ve Rojava’da geniş bir coğrafyayı denetim altına almıştır. Olası bir savaş kaçınılmaz olarak Türkiye’nin en azından Suriye sınırının önemlice bir kısmının ortadan kalkmasını getirecek Türk ordusunu sadece kuzeyde PKK ile değil güneyde PYD ile savaşma durumuna düşürecektir. Türkiye’nin Suriye’ye herhangi bir müdahalesinin Yemen’den Mısır’a, Lübnan’da İstanbul’a kadar bütün Ortadoğu coğrafyasını kapsayan büyük uzun ve kanlı bir bölge savaşını tetikleyeceği ise malumdur. Böylesi bir savaşın İsrail’de kapsayarak gelişeceği Dünya’nın en önemli ticaret yollarının ve petrol yataklarının çok uzunca bir süre kullanılmaz hale getireceği bilinmelidir. Bu durumu krizde ki emperyalist kapitalist ekonominin nasıl göğüsleyeceği bir muamma olarak durmaktadır. Bu duruma aynı zamanda PYD’nin dünya halkları nezdinde özgürlük savaşçısı olarak algılandığı ve bizzat ABD tarafından dost güç olarak tanımlandığı gerçeğini eklemek gerekir.

Aynı şekilde Kürt hareketinin devletin saldırısına doğrudan şehirlerden cevap veren görüntüsü savaşın Türkiye şehirlerini de kapsayacak bir şekilde şehir savaşına dönüşeceği , devletin parçalı yapısı ve IŞİD varlığı düşünüldüğünde kısa sürede mezhep savaşına da evirileceği ve bu durumun Türkiye şehirleri ve ekonomisi üzerinde nasıl sonuçlar doğuracağı az çok görülebilmektedir.

Diyebiliriz ki hükumetin erken seçime kadar topyekûn baskı ve saldırı politikası hayatın kendi gerçekleri ekseninde yürütülebilir ve sürdürülebilir bir politika değildir.

Yapılması gerekenler

Elbette emperyalizmin kendi yönelimleri ve sermayenin kendi çıkarları açısından saldırı politikalarının yürütülebilir olmakta çıkması sosyalist hareketin süreci kendi kabuğuna çekilerek izlemesi gerektiği sonucunu doğurmaz. Tam tersine Erdoğan mümkün olduğu kadar bu süreci zorlamaya çalışacak ve kontrollü bir gerilim politikasını ayakta tutmaya çabalayacaktır. Bu bağlamda iç güvenlik yasası tüm acımasızlığıyla devrede tutulacak Türkiye Sosyalist Hareketi baskı altına alınmaya çalışılacaktır. En önemli beklentilerden birisini meşru mücadele zeminlerinin daraltılması oluşturduğuna göre ve bu alanda IŞİD gibi bir tehditin tepemizde sallandırdığı düşünüldüğünde meşru alanın savunulması, sokağın diri tutulması ivedi bir görev olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu alanda sosyalist hareket yapabileceği en geniş yan yana gelişleri sağlamak ve saldırıyı ortak göğüslemek göreviyle yüz yüzedir.

90’lar sürecinde devlet Kürt özgürlük hareketini yanlılaştırıp tecrit etmeyi başarmıştı. Şimdi ki çabanın muratlarından birisi budur. Bu noktada Türkiye sosyalist hareketi her alanda ve mücadelenin bütün boyutlarında Kürt özgürlük hareketiyle omuz omuza yürümeyi becermelidir. Bu aynı zamanda gelişecek süreçte olası kırılmalara ideolojik savrulmalara karşı hassas olmayı da gerektirmelidir. Şimdiden Sözcü gibi ulusalcı basının Kürtlere karşı AKP’den yana tavrı düşünüldüğünde daha önemli bir durum arz emektedir.

Verili durum HDP’ye de büyük sorumluluklar yüklemektedir. Meşru alanın savunulması kaçınılmaz bir şekilde devletin saldırılarıyla göğüs göğüse mücadeleyi gerektirmektedir. HDP’li vekiller sadece mecliste değil sokakta da meşru zemini dişe diş savunur bir yerde durmalı, sözün gerçek anlamıyla militan vekiller haline gelmelidirler. Polisin kitlelere yönelik her çeşit saldırısı karşısında meşru alanı korumak için en önde durmayı becermeli aynı şekilde millet meclisini hareket halinde tutarak aktif bir siyaset yürütmelidirler. HDP seçimden sonra içerisine girdiği parlamenter beklenti siyasetinden hızla çıkarak aktif bir muhalefet konumuna geçmeli kendisinin ve temsil ettiği kitlelerin meşru zeminlerini haklarını ve varoluş koşullarını sokakta savunmalıdır.

Bu noktada bir parantez gündem gazetesinde AKP ile koalisyonu savunana yazarlara açılmalıdır. Uzun bir süre sahip oldukları köşelerden AKP-HDP koalisyonunu öven ve gerekliliğini anlatan bu arkadaşlar herhalde şimdi AKP karşıtı yazılar yazarken kısa bir özeleştiri verecektir.

Süreç Erdoğan’ın baskı politikalarının hızla tersine sonuçlar üretebileceği imkânları ve olanakları bağrında taşımaktadır. Saldırıya geçen devlet eski bütünlüklü devlet olmadığı gibi karşısında ki güçler dağının yenilmiş güçler değildir. Sokakta ki insan bütün bu gelişmelerin ve savaş politikalarının akan kanın Erdoğan’ın hırsı uğruna meydana geldiğini fark etmiştir, edecektir. Rüzgar soldan yanadır. Şimdi sinmek ve geri çekilmek değil birlikte meşru ortak mücadeleyi yükseltmek ve mücadelenin bütün şekillerine hazır hale gelebilme için örgütlenmek ve kitleselleşmek gerekmektedir. Erdoğan kaybedecek halklar kazanacaktır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ