English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

++Sitene Ekle
$ DOLAR → Alış: / Satış:
€ EURO → Alış: / Satış:

Türkiye 12 Eylül’le Tam Olarak Yüzleşemedi

Türkiye 12 Eylül’le Tam Olarak Yüzleşemedi

Apsny News / Ali Bayramoğlu – Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın bireye karşı değil, devlet karşı işledikleri suçtan ötürü yargılanmaları Türkiye’de darbelerden arınma ve darbelerle hesaplaşma öyküsünün siyasal ve toplumsal ayağının eksikliğini göstermektedir.

Türkiye Avrupa’nın son darbeler ülkesiydi. Portekiz, İspanya ve Yunanistan’da darbe defterleri kapanırken, hatta Latin Amerika’da milli güvenlik ideolojisinin hükmü biter, Arjantin, Brezilya gibi ülkeler sivilleşme dalgasına girerken, 1980’de Türkiye son büyük askeri darbeye tanık oluyordu. Bu darbe bir karabasan gibi Türk siyasi hayatının üzerine bugüne kadar süren etkilere sahip olmuştur. Türkiye 12 Eylül ruh halinden adım adım çıkmaya çalışmıştır. Turgut Özal dönemi bunun ilk evresidir. Daha sonra bunu 28 Şubat’a kadar diğer evreler izleyecektir.

Tüm bunlara rağmen, darbenin üzerinden 34 yıl geçmesine, 2002’den itibaren ciddi bir sivilleşme süreci yaşanmasına, askeri cuntanın hayatta kalan iki üyesinin anayasal rejimini cebir yoluyla yıkmak suçundan müebbet hapse mahkûm edilmelerine rağmen, 12 Eylül tortuları, suçluluları ve artçı kurumlarıyla Türk siyasi hayatında içkin ve örtülü alanını korumaktadır. Milli güvenlik ideolojisi ve mevzuatı bu tortuların başında gelmektedir.

12 Eylül’ün neresindeyiz?

12 Eylül’ün iki vahim boyutu vardır:

1. Yasal ve anayasal düzeyde tesis ettiği milli güvenlik rejimi boyutu.
2. Sistematik işkencelerden yargısız infazlara ve kayıplara uzanan insanlık suçları ve bu dönemde yaşanan ağır hukuk ihlalleri boyutu.

12 Eylül döneminde anayasa, “anayasa yasaları belirler” ilkesinin tersine bir mantıkla hazırlanmış, üç yıl süren bir askerî cuntanın, yani Millî Güvenlik Konseyi’nin çıkardığı, temel hak ve özgürlükleri iyice kısıtlayan, yargı denetimini daraltan, yürütmeye, idareye ve kolluk güçlerine hak sınırlamak da dahil olmak üzere aşırı yetkiler veren yasalar anayasa hükmüne dönüştürülmüştü. Devlet Denetleme Kurulu (DDK), Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Hakimler ve Savcılar Kanunu, Danıştay, Bölge İdare Mahkemeleri, İdari Yargılama Usûlü Kanunları, Sıkıyönetim Kanunu, Devlet Başkanı’nın atama ve denetleme yetkilerine ilişkin kanunlar bunlar arasındadır. Bugün hâlâ cumnurbaşkanı yetkilerinin, Partiler Kanunu’nun, DDK’nin, Yüksek Askeri İdare Mahkemesi’nin, esas olarak varlıkları koruduklarını hatırlatmak çizdiğimiz tortular hakkında yeterli bir fikir verir. Hatırlatmak gerekir ki bu benzerdeki yasalar ve ruhunu koruyan anayasa, bireyin ve toplumun, zihni, kültürel, siyasî faaliyetlerini kodlanmaya soyunan ve devleti kutsal sayan, düşünce suçlarını meşrû kılan, bilim ve sanat özgürlüğünü kurallara, koşullara tâbi kılan bir mantığın eseriydi.

Diğer boyut ise tüm vahametiyle ortadadır. O günlerde 650 bin kişi gözaltına alınıyor, 230 bin kişi sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanıyor, örgüt üyesi 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarılıyor, çocuk yaşta gençler asılıyor, binlercesi işkencehanelerde sürünüyordu. 88 tutuklunun işkence altında öldüğü, tutukluların dışkı yemeye zorlandığı, kadınların tecavüze uğradığı Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi, Times dergisinin tasnifinde dünyanın en acımasız cezaevleri arasında ilk 5’te yer aldı. İşkenceci subaylar, yedek subaylar, askerler, siviller, doktorlar, hemşireler, gardiyanlar, savcılar, yargıçlar, hiçbirinin peşine düşelmedi, hiçbiriyle ilgili soruşturma yürütülemedi.

Bu boyutu itibarıyla da 12 Eylül yüzleşilmemiş ve yaptırıma uğramamış bir darbe olarak tarihe geçecektir. Şili, Arjantin gibi ülkelerde darbelerle yüzleşme insanlık suçları üzerinden olurken, Türkiye meselenin bu karanlık yüzünü tümüyle örtmüş görünmektedir. Nitekim iki cunta üyesi Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın müebbet hapis almasıyla sonuçlanan 12 Eylül davası darbenin bu yüzüne yönelmemiştir. Bireye karşı değil, devlet karşı işledikleri suçtan ötürü yargılanmaları Türkiye’de darbelerden arınma ve darbelerle hesaplaşma öyküsünün siyasal ve toplumsal ayağının eksikliğini göstermektedir.

Vesayet düzeni geri döner mi?

Askeri bir imparatorluğun varisi, üç askeri darbe yaşamış, militarize anayasalarla yönetilmiş, siyasi hayatının üçte birini sıkıyönetimler altında geçirmiş askeri bir cumhuriyette bugün gelinen aşamayı her şeye rağmen azımsamamak gerekir.

12 Eylül davasının açılabilmesi, anayasayı ihlal suçundan da olsa, darbecilerin mahkûm olması kendi başına bir aşamadır ve bir demilatarizasyon çabasının sonucudur. 2002’de başlayan bu çaba askerin devletin içindeki özerk alanını daraltan yasal ve anayasal alanda değişiklerle, idari tasaruruflarla, Ergenekon, Bayloz, 28 Şubat davası gibi adli yaptırım süreçleriyle götürülmüştür. Bu yol anlamlı ancak sınırlıdır.

Sınırı koyan ilk husus, adli yaptırım süreçlerini kuşatan temel sınır “sivilleşme süreci”nin ilkesel bir çerçeveden çok bir iktidar kavgası ya da alan kontrol mücadelesi şeklinde seyretmesidir. Bu çerçevede karşımıza çıkan hukuk ihlalleri, sivilleşme sürecinden siyasi istifade arayışları, kurumsal tasfiye girişimleri yeni ve ciddi sorunlar oluşturmaktadır. Ayrıca sivilleşme sürecinin kalitesi ve derinliğini düşürmekte, üzerinde bir gölge oluşturmaktadır.

Sınırla ilgili ikinci husus ise yasal mevzuattaki değişikliklerin askerin sivil otoriteye tabi olması ve askeri alanın etkin denetimi konusunda açık yapılanmanın tamamlanmamış olmasıdır. Nitekim askeri malların denetimiyle ilgili 2002 sonrası çıkarılan yasalar art arda verilen tavizler ve yeni yasalarla delik deşik edilmiştir. Devleti iki başlı kılan Askeri Yüksek İdare Mahkemesi varlığını korumaktadır. Askeri alan ve askeri faaliyetin kurumsal sivil denetimi konusunda adımlar atılmamıştır. Subay yetiştirilmesine yönelik sosyalizasyon sistemi değişmemiştir. Milli Savunma Bakanlığı Genelkurmay Başkanlığı ilişkileri hâlâ ‘yetkisiz sorumlu’-‘sorumsuz yetkili’ iki makam şeklinde şizofrenik bir durum üzerine oturmaktadır.

12 Eylül hayatımıza milli güvenlik ideolojisini sokmuştu. Bu ideolojiye ilişkin en kritik düzenleme 1983’te çıkarılan Millî Güvenlik Kurulu Kanunu’ydu. Bu yasanın şu genel gerekçesi de dikkat çekicidiydi:

“12 Eylül 1980 öncesi devlete müteveccih iç tehditlerin ulaştığı boyutlar ve tehditler karşısında Millî Güvenlik Kurulu’nun tetkik, araştırma ve incelemeleri sonucu tespit ettiği ve büyük çoğunlukla 12 Eylül’den sonra uygulanan tedbirlerin, zamanın yürütme, yasama ve yargı organlarınca yerine getirilmemesi veya istenen şekil veya düzeyde uygulamaya konmaması sonucunda hasıl olan durumlarla tekrar karşılaşmayı önlemek için…”

Bu yasa hâlâ yürürlüktedir. Türkiye askeri darbelerden ve askeri vesayetten kalıcı bir şekilde uzaklaşmak istiyorsa demokratikleşme ve sivilleşme sürecini hiçbir zaman elden bırakmamalıdır. Kurumsallaşmanın önemini hiçbir zaman unutmamalıdır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ