English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

++Sitene Ekle
$ DOLAR → Alış: / Satış:
€ EURO → Alış: / Satış:

Tek Adam’ı savaş da kurtarmayacak – Aktüel Gündem

Tek Adam’ı savaş da kurtarmayacak – Aktüel Gündem


Kim ne için yağmalıyor, talan ediyor? Bu savaş neyin üzerini örtüyor? Faşist propaganda makinesi savaşın yol açtığı hangi yıkımı, tehlikeyi, rezaleti ve başarısızlıkları örtüyor? Hiçbir gerçek gizli kalmayacak

Erdoğan grup toplantısında ABD’ye sesleniyor: “Hiç Osmanlı tokadı yememişler.” Erdoğan ve ekibi boş zamanlarında “mermer tokatlayarak” antrenman yapıyor mu? Savaş suçlusu ve iç çatışmalardan IŞİD’e silah satışına her tür musibeti içinde barındıran ÖSO adı altındaki cihatçı çetelerini, Osmanlı’da en büyük tokatçılar olarak anılan düzensiz ordu “Deliler”e mi benzetiyor? Bilmiyoruz.

Ama Osmanlı tokadının “yiğitliğin eriştiği son nokta” olarak görüldüğü, bir de kavgada genelde etraftan duyulan sesi ile kavgayı sonlandırmaya yaradığı söyleniyor. Erdoğan’ın da kendisi için son noktayı zorladığı, ABD ile ilişkiyi yeniden düzenlemenin çaresi olarak da en yüksek perdeden ses çıkardığı ise açık.

AKP’nin ilan edilmiş bir stratejisi var: Suriye’de savaş sahasında var olarak masada da var olmak. Kendini denklemin bir parçası haline getirerek ABD başta olmak üzere egemenlere kabul ettirmek. Saray kulislerinden aktaran Abdulkadir Selvi’nin deyimiyle; “Türkiye, sahada ne kadar güçlü olursa masada o kadar etkili olacağının farkında.”

Ancak Afrin savaşı binlerce cihatçı militanın katılımına ve TSK yığınağına rağmen Erdoğan’ın istediği sonucu vermiyor. Sahada beklenen ilerleme sağlanamazken, 25 günde 32 asker yaşamını yitirmiş durumda. Erdoğan için asker ölümlerinin ne kadar anlamı var, ayrı bir konu; can sayısını yuvarlayıveriyor. Onun için sorun odağı başka. Afrin savaşı sayesinde kontrgerillanın birliğini sağlama, ülke içindeki kriz dinamiklerini örtme, “milli ittifak” siyaseti ile sağı, “milli dava” siyaseti ile CHP’yi ve şovenizmin yelkenini şişirerek halkı yedekleme planı sekteye uğramaya başladı. Görüldü ki savaşın başında iktidara “tam destek” görüntüsü veren egemenler cephesinde tam bir uyum yok. Aksine farklı stratejiler var.

İlk anda savaşa destek veren Kılıçdaroğlu, Afrin için “300-400 bin nüfuslu bir şehre TSK’yi sokmak doğru değil” diyerek olası sivil ölümlerine, yüksek askeri kayıp ihtimaline dikkat çekip Erdoğan’ın, savaşı seçim siyasetine dönüştürmesine ilişkin eleştirilerini artırıyor. Erdoğan’ın MHP ile yaptığı “milli ittifaka” eklemek istediği en kritik parti konumundaki Saadet Partisi’nin Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu “Hükümet Zeytin Dalı Operasyonu’nu, zeytinyağı operasyonuna çevirme çabasında. Afrin’i bahane ederek her türlü ülke problemini sümen altı etmenin yolu aranıyor” diyor. 15 Temmuz’dan itibaren “Kurtulş Savaşı verdiği” iddiasıyla aktif destekte bulunan Doğu Perinçek, Erdoğan’a “Vatan savaşını yönetemiyor” suçlamasını yöneltiyor. Meral Akşener iktidarı “ciddiyetsizlik” ile suçlayıp “Bir kamyon korumayla geziyorsun, Afrin’e nasıl gideceksin?” diyerek “Reis bizi Afrin’e götür” sloganlarının ahengini bozuyor. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “Afrin operasyonu siyasete alet edilmemeli” sözleri gerilimin ordu içindeki yansımalarına işaret ediyor. Bahçeli ve Erdoğan’ın Başbuğ’u ayrı ayrı hedef alması ve Erdoğan’ın “Gereği yapılacak” açıklaması ise tüm bu tabloda kontrgerilla içi gerilimlerin Afrin savaşı ile giderilemez noktaya geldiğini ve hatta savaştaki zorlanmaların belirmesiyle fay hatlarının yeniden harekete geçtiğini gösteriyor.

Bu gerilim eksenleri elbette ülkede yaşanacak üçlü seçim süreci kadar Suriye sahasındaki gelişmeler ve emperyalist güçler, ittifakları ve Erdoğan iktidarı arasındaki ilişkilerin etkisi altında şekilleniyor. Erdoğan’ın zorladığı “son nokta” yüksek sesle dillendirdiği Afrin’i YPG/PYD’den “temizleyip” Münbiç’e girme, “Fırat’ın doğusunda son ‘terörist’ etkisiz hale getirilene kadar mücadeleye devam etme” ve bu arada “İdlip’i de halletme” hedefi. İşte bu, Afrin savaşında kendisine tanınan opsiyonun da sınırlarını zorluyor.

ABD’nin “IŞİD’le Mücadele Koalisyonu”ndaki en üst düzey sorumlusu Korgeneral Paul E. Funk, Münbiç’te YPG/YPJ güçlerinin bulunduğu noktada yaptığı açıklamada IŞİD’e karşı savaşan güçleri “kahraman” olarak tanımlayıp, Erdoğan’a “Yanlış hesap yapma” diyor. Yanında taşıdığı gazeteciler Funk’ın Türkiye ile ilgili olarak “Bizi vurursanız, agresif şekilde karşılık veririz. Kendimizi savunacağız” dediğini aktarıyor. Bugün yarın silahları toplaması (!) umulan ABD’nin Demokratik Suriye Güçleri’ne 500 milyon dolar bütçe ayırdığı açığa çıkıyor.

İran “Türkiye’nin Afrin operasyonu bir an önce bitmeli” açıklaması yaparken, Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad, İsrail uçağını düşürmelerinden kısa süre sonra ülkesinin hava savunma sistemlerinin İsrail, ABD ve Türkiye uçaklarına karşı koymaya hazır olduğunu açıklıyor.

Sonuç? Sonuç, Erdoğan’ın hem “ABD ile ilişkileri düzeltmeyi denemek” hem de Kürtleri sınırda etkisizleştirerek iktidarını “devlet bekası” üzerinden türetmeye devam etmek, aynı anda da Rusya’nın önüne koyduğu görevleri yerine getirirken besleyip desteklediği cihatçı örgütleri idare etme yeteneğini korumak zorunda olması.

CHP’den Başbuğ’a, Perinçek’ten Akşener’e geniş bir kesimin desteğini alarak başlayan savaşı, Türkiye’yi zapt etme aracı olarak kullanan Erdoğan’ın şimdi bu kesimlerin itirazı ile karşılaşıyor olması hem iktidar hem de egemenler arası muhalefet açısından yeni bir düzleme de işaret ediyor. Suriye hamlelerine ilişkin uluslararası basınç ve ekonomideki negatif sinyallerin de yarattığı etki ile egemen siyasette Erdoğan’a karşı yeni hamleler gelişmesi beklenebilir.

Kurultay günü ve sonrasındaki tartışmalar, parti içinde biri “tavizsiz, korkusuz muhalefet” talebi ile Muharrem İnce’de, diğeri sol program vurgusu ile “Gelecek için Biz” ekibinde simgelenen iki eğilim olarak kendisini gösterse de Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan’a yüzde 51 aldırmamayı” hedefleyen ve sağa doğru “kapsayıcılığı” temel alan planının sürdüğünü, KHK’lerin Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi gibi sistem içi krizleri görünürleştirmeye yönelik adımlar atacağını gösteriyor.

Meclis’in üçüncü büyük partisi HDP’nin kongresi, Kürt siyasetçilerine yönelik saldırganlığın hemen kongre öncesi partinin sosyalist bileşenlerinin temsilcilerine ve delegelere genişlediği, Erdoğan iktidarının partiyi fiilen işlemez, kongreyi yapılamaz hale getirmeye çalıştığı bir ortamda coşkulu ve kitlesel biçimde gerçekleştirildi. Bu, HDP’ye güç vermiş, Erdoğan iktidarına içeride tüm baskı siyasetine rağmen Kürt halk dinamiğinin üstelik motivasyonunu Ortadoğu’daki gelişmelerden alan bir biçimde varlığını sürdürdüğünü göstermiş durumda. Güncel politik çatışmalara müdahale, 2019 sürecine ilişkin açık ve görünür bir program tartışmasına, önermesine sahne olmasa da Erdoğan için kongrenin kitlesel bir katılımla yapılmış olması HDP’nin Afrin savaşı üzerinden yeniden hedef alınması için yeterli olmuş, üstelik CHP de HDP’nin ikizi ilan edilmiştir.

Açık ki Erdoğan’ın savaştan başka seçeneği, muhalefeti “vatan hainliği” torbasına doldurmaktan başka yolu yoktur. “Vatan savunusu” demagojisinden daha büyük bir susturucu, giderek büyüyen bir dip akıntısıyla yayılan hoşnutsuzluğu, “Böyle gitmez” duygusunu, kabaran öfkeyi ve çözüm arayışını bastırmak için savaş ortamından daha elverişli bir durum olmadığını düşünmektedir. Bu ülkenin sosyalistleri durur da savaşın ve şovenizmin örgütlenmesine yol verirse, haklıdır da.

Ancak bir yandan sosyalistleri, halk mücadelelerinin doğal önderlerini, demokratik kurumları, aydınları, meslek odalarını yani, kendisine “Hayır” diyenlerin her tür birliğini, ortak hareketin katalizörü olabilecek isimleri hedef alırken bir yandan başka bir gerçekle de karşı karşıyadır. Üstelik anket yasağı getireceği bir gerçekle: “Diktatörlüğe hayır” diyen, “Böyle gitmez” diyen “kalabalıklar” azalmamaktadır. Hemen her etkinlik, genel kurullar, kongreler dahil özellikle bir program ve seçenek arayışını gösteren biçimde kalabalık geçmektedir. Heyecan ve coşku, “Bir şey yapmalıyım” duygusu eksik değildir. Emekçilerin bireysel patlama şeklindeki protestoları yayılmaktadır. Ve Erdoğan her bir kişinin başına bir polis dikememektedir. Türkiyeli kadınların İranlı kadınlarla dayanışmak için gerçekleştirdiği beyaz tülbent eylemlerinin gösterdiği gibi en basit, katılıma açık eylemlerin politik etkisi katlanmakta, bir dayanışma eylemi dinci gericiliğin ve erkek egemenliğinin bu ülkedeki varlığına isyanın simgesine dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Mamak’ta bir kız çocuğunun uğradığı istismara karşı hızla tepkinin örgütlenmesi yüzlerce kadını sokağa çıkarmaktadır. Şantiyelerde kabaran hoşnutsuzluk 3. Havalimanı inşaatını eylem alanına çevirmektedir. Parkların talanını durdurmak, termik ve nükleer santral projelerini durdurmak, kadına yönelik şiddeti, çocuklara yönelik cinsel istismarı durdurmak, işyerindeki onur kırıcı çalışma koşullarını durdurmak gibi çok sayıda konuda çok sayıda insan parça parça harekete geçmekte ama bunun eksik olduğunu görmektedir. Herkes bunları durdurmak için, Tek Adam’ın durdurulması gerektiğini bilinçli ya da bilinçsiz görmekte, ancak savaş örtüsünü nasıl yırtacağını bilmemektedir.

O zaman, Nazım Usta’dan 55 yıl sonra “Vatan Haini” şiirini bugün yeniden yazmanın, iki ayrı dünyanın, ayrışmış çıkarlarımızın olduğunu eylemimizle, sözümüzle göstermenin zamanıdır. Bu ülke kimin? Bu savaş kimin savaşı? Bu açlığın, yoksulluğun, ödenememiş faturaların, işçilerin kendini yakmasının sorumlusu kim? Kim çocuklarımızı istismarcılarla baş başa bırakıyor? Kim ne için yağmalıyor, talan ediyor? Bu savaş neyin üzerini örtüyor? Faşist propaganda makinesi savaşın yol açtığı hangi yıkımı, tehlikeyi, rezaleti ve başarısızlıkları örtüyor? Hiçbir gerçek gizli kalmayacak.

Gerçekleri göstermekle kalmayacağız, kim olduğumuzu da göstereceğiz, nasıl bir ülke kuracağımızı da.

Erdoğan iktidarının “vatan savunusu” demagojisinin karşısına “Bu memleket bizim” diyerek çıkacağız. Durduracağız.


Apsny News

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ