English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

++Sitene Ekle
$ DOLAR → Alış: / Satış:
€ EURO → Alış: / Satış:

Demirtaş'ın Savunmasının Tam Metni – 2

Demirtaş'ın Savunmasının Tam Metni – 2



Halkların Demokratik Partisi (HDP) önceki dönem eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın, tutuklu yargılandığı davanın 11-12-13 Nisan 2018 tarihlerinde Ankara Sincan’da görülen ikinci duruşmasının ikinci gününde (12 Nisan) yaptığı savunmanın tam metnini yayınlıyoruz.

12 Nisan 2018 tarihindeki oturumda yapılan savunma

1-2 ve 31 no’lu fezlekelere ilişkin kısmen savunmalarımı yaptım. Üç fezlekede de eksiklikler olduğu için, tamamlanması gereken hususlar olduğu için savunmalarım yarım kaldı. Dolayısıyla bir sonraki celsede, umut ediyorum ki, onlar tamamlanmış olur, ben de savunmalarımı tamamlamış olurum.

Biriyle ilgili hem delillerimizi henüz kullanmıştık, 31 no’lu fezleke, hem savunmamızı tamamlamıştık, hem de siz zaten ek savunma hakkı tanıdınız. 1 ve 2 no’lu fezlekelerde de CD kayıtları vs. yoktu.

Dolayısıyla o fezlekelere artık değinmiyorum, sonraki aşamalarda istenen evraklar geldikçe savunmalarıma devam edeceğim. Şimdi 3 no’lu fezleke ve bağlantılı fezlekeler ile ilgili savunmaları yapacağım.

Demokratik özerklik ve ilgili fezlekeler

Burada daha önce de size söylediğim fezlekedir. Demokratik özerklik, özellikle de hendek-barikat, şehir çatışmaları döneminde yaşanan olaylar sırasında yaptığım açıklamalar ve konuşmalara dair fezlekedir bütün olarak. Dolayısıyla bunlar birbiriyle bütün olarak bağlantılı olduğu için, peş peşe savunmalarımı yapmaya çalışacağım. Bugün itibariyle yetiştirebildiğim kadar, fezleke ile ilgili savunma yapmak istiyorum. Yarın ağırlıklı olarak avukatlarım hazırlık yaptığı için avukatlarım söz almak istiyorlar, dolayısıyla yarın avukatlarım savunmayı tamamladıktan sonra, hangi saatte bitirebilirsek, biz kendi açımızdan savunmalarımızı bitirmiş olacağız.

Sıralamayı 3 no’lu fezlekeden başlatmıştım, ama kronolojik olarak aslında 9 no’lu fezlekeden başlamak gerekir. Tamamı işte hendek-barikat kazılan ilçeler, çatışmaların yaşandığı ilçeler, burada yaşanan olaylara ilişkin açıklamalar. Fakat hiçbir fezlekede benim hendek kazdığım, barikat oluşturduğum, herhangi bir silahlı çatışmaya girdiğim ve herhangi bir silahlı faaliyet içerisinde bulunduğum iddia edilmiyor.

Fezlekelerin tamamı, benim yaptığım konuşmalarla demokratik özerkliğe sahip çıkmam ve bu atıfla hendek-barikat olaylarını sahiplenmem ve desteklemem üzerine kurulmuş. O nedenle, geçen celsede de ben demokratik özerklik ile ilgili fikirlerimi, partimin düşüncelerini, programlarımızdaki önerilerimizi kısmen ifade etmiştim. Fakat madem ki, savcı demokratik özerkliği sözlü olarak savunmuş olmamı suç olarak görmüş, o halde ben demokratik özerklik ile ilgili bugüne kadar ne demişim, partim ne demiş, ne konuşmuşuz bütünlüklü olarak öncelikle onu anlatarak başlamak istiyorum.

Seçmene demokratik özerklik modeliyle Türkiye’de yeni bir idari model vaat ettik

Bizler 2007 yılında bağımsız milletvekili adayları olarak seçilip parlamentoya girdikten sonra Demokratik Toplum Partisi’ne üye olduk ve DTP’nin parlamentodaki grubunu oluşturduk. DTP’nin o tarihteki parti programında, resmi olarak demokratik özerklik Türkiye’de bir idari mekanizma çözümü olarak savunulmuş, gerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunulmuş, gerekse seçim dönemlerinde seçim beyannamesi olarak bütün seçmenlere dağıtılmış ve alenileşmiş bir parti ilkesidir. 2007 yılından beri, yani ben siyasete girdiğim andan itibaren mensubu olduğum bütün partilerin programlarında vardır. Sizler istetmiştiniz, gelmiş mi gelmemiş mi bilmiyorum, herhalde savunmalarımı tamamladıktan sonra gelen evrakları okuyacaksınız.

2011 yılında biz yeniden bağımsız milletvekilleri olarak seçime girdik. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’ydu bağımsız adayların ortak ismi. Seçildikten sonra Barış ve Demokrasi Partisi’ne geçiş yaptık. Barış ve Demokrasi Partisi’nin hem seçim beyannamesinde, hem bildirgemizde, hem parti programında aynı şekilde demokratik özerklik ayrıntılı bir şekilde tartışılmış, ne olduğu, amacının ne olduğu, içeriğinin ne olduğu uzun uzun anlatılmış ve bizler de gittiğimiz her seçim bölgesinde, her mitingte, katıldığımız her programda, tv programlarında, röportajlarda altını çize çize bu konuda görüşlerimizi paylaşmışız. Sadece seçim döneminde değil, seçildikten sonra bütün parlamento faaliyetlerimizde, yeri geldiğinde, söz bu konuya geldiğinde açık olarak demokratik özerkliği savunmuşuz ve biz bir siyasi proje olarak seçildiğimizde, iktidara gelecek kadar oy aldığımızda, seçmene demokratik özerklik modeliyle Türkiye’de bir idari model vaat ettiğimizi ilan ede ede oy almışız.

Örneğin şöyle ifade edilmiş parti programımızda, başlığı şöyle: Demokratik özerk yönetimler kurulacak. Bu doğrudan seçene vaadimizdir. İdari yapının demokratikleştirilmesi için çözüm önerimiz bölgesel yönetimler şeklinde tanımladığımız demokratik özerkliktir. Demokratik özerklik, öz yönetim anlamına gelir. Demokratik özerkliği, demokratik cumhuriyetin özüne uygun niteliklerinin pekiştirilmesi olarak görmekteyiz. İddia edildiği üzere bölünmenin ve parçalanmanın değil, demokratik birliğin, doğrudan ve katılımcı demokrasi modelinin güvencesi olacak olan demokratik özerkliğin hayata geçirilebilmesi için yeni anayasa çalışmaları ile birlikte siyasi ve idari yapılanmada köklü bir reforma gidilmesi gerekmektedir.

Yani demokratik özerkliği nasıl hayata geçireceğimizi de seçim beyannamemizde, parti programımızda ifade etmişiz. Yeni bir anayasa yapacak gücümüz olursa, bizler yeni anayasa ile birlikte seçmenin desteği ile, halkın iradesi ile demokratik özerklik modelini öneriyoruz. Her partinin idari modelle ilgili farklı görüşleri olmuştur. Bazı partilerin idari modelle ilgili tartışmaları, önerileri yoktur, ama partimizin demokratik özerklik modeli tıpkı bugün AKP’nin başkanlık modeli gibi, işte CHP’nin demokratik parlamenter sistem merkezi yapı önerisi gibi, bir partinin demokratik siyasal alanda meşru bir önermesinden başka bir şey değildir.

Şimdi bunları uzun uzun anlatacağım, anlatmam gerekiyor. Çünkü iddianame şu algı üzerine kurulmuş: Hendek barikat kazıldı, Selahattin Demirtaş da, diğer HDP’liler de özerkliği savundu. Hayır. Ortada ne hendek, ne barikat varken, ne bir çatışma varken, ne de bu konuda bir gerilim varken biz 2007 yılından beri istikrarlı bir şekilde demokratik özerkliği her yerde savunduk. Hendek barikat döneminde neyi savunduk, ne yapmaya çalıştık, her fezlekede ayrıntılı detaylarıyla anlatacağım sizlere. Neler olduğunu detaylarıyla elimdeki basına yansımış konuşmalarımla birlikte anlatacağım.

Fakat Cumhuriyet Savcılığı hakkımızda bir iddianame hazırlarken, CMK’ya göre sadece aleyhimize olan delilleri değil lehimize olan delilleri de toplamalıydı. Demokratik özerkliği biz Türkiye’de hendek barikat olayları, çatışmaları başladıktan sonra sanki savunmaya başlamışız ve hendek barikat olaylarıyla ya da örgütün verdiği talimatlarla biz demokratik özerkliği savunmuşuz. O zaman biz özerkliği savunmakla hendek barikatı otomatikman desteklemiş oluyoruz algısı yaratılmaya çalışmış.

Selahattin Demirtaş demokratik özerkliği nerelerde konuşmuş, buna dair tek bir cümle, tek bir bilgi, dosya bulamazsınız. Bunların hepsini maalesef bizler mahkemeye suçsuzluğumuzu ispat çerçevesinde sunuyoruz. Madem ki suçluluğumuz ispatlanamıyor, kamuoyunda oluşan algı da, kanaat da aleyhimize olduğu için, tarih içerisinde son on yıldır yapılmış konuşmalarımdan alıntılar yaparak, örnekler vererek ifade etmek zorundayım ki, nasıl istikrarlı bir şekilde ve bir siyasi faaliyet olarak ben bu meselenin üzerinde durmuşum, iyi anlaşılır olsun.

Benimle ilgili algı yaratma hevesi içinde olanlar hariç, hiç kimse demokratik özerkliği bir bölünme projesi olarak tartışmadı

Halkların Demokratik Partisi’nin de aynı şekilde parti programındadır. 7 Haziran seçimlerinde, ben Cumhurbaşkanı adayı olduğumda, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde açıkça seçmene vaadimiz; ben Cumhurbaşkanı olayım, bana oy verirseniz ve Cumhurbaşkanı seçilirsem, şu andaki Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinin büyük bir kısmını yerele devredeceğim, benim savunduğum model demokratik özerkliktir, merkezi bir parlamentonun yanında yerelde güçlü yetkileri olan, bölgesel ve il düzeyinde parlamentolar olmalıdır. Cumhurbaşkanı sembolik olmalıdır. Bana oy verirseniz elimdeki bütün gücü halka iade edeceğim, yerele iade edeceğim. Cumhurbaşkanlığı’ndaki esas idari model buydu ve bunu Türkiye’nin her yerinde rahatlıkla savundum, anlattım. Eleştiren oldu, destekleyen oldu, iyidir diyen oldu, kötüdür diyen oldu. Fakat iktidar cephesinde benimle ilgili algı yaratma hevesi içinde olanlar hariç, hiç kimse bunu bir bölünme projesi olarak tartışmadı.

Makul bir şekilde anlatıldığında, tartışıldığında bu da bir idari model önerisidir. Kabul görür ve halk destek verirse, anayasa değişikliği, parlamentonun onayı, halkın da anayasa değişikliğini referandumda onaylamasıyla birlikte, Türkiye’de idari model değişebilir. Onun dışında herhangi bir yol yöntem, bütün savunmalarımız ve çalışmalarımız boyunca ne önerdik, ne aklımıza başka bir yöntem geldi, sadece savunduk. Her yerde savunduk. Demokratik özerklikle ilgili parlamentoda yapılan tartışmalarda ne söylediysek, mitingde de onu söyledik. Televizyonda ne söylediysek mahallede de onu söyledik. Burada başka bir şey, kapalı toplantıda başka bir şey söylemedik.

Mahkemede de aynısını şimdi tekrar ediyorum, ki net anlaşılsın. Biz bu konuda Türkiye’yi kurtaracak en önemli çözüm formülünün yetkiyi, yani devlette birikmiş, merkezileşmiş gücü yerele doğru dağıtmak, demokrasiyi halka doğru genişletmek olduğunu düşünüyoruz. Bunun dışında Türkiye’nin hiçbir şekilde demokrasiye doğru yürüyeceğine inanmıyoruz, hele bugünkü yürüyüşüyle, bugünkü anlayışıyla Türkiye demokrasiden her geçen gün daha fazla uzaklaşacaktır.

Demokratik özerklik, biz söylediğimiz için Türkiye’de ötekileştirilmeye çalışıldı

Ülkede başkanlığı sağlamak, yetkilerin tek bir kişide toplanmasını sağlamak serbesttir, milliyetçiliktir, hatta vatanperverliktir. Parlamenter sistemi savunmak normaldir, ya da parlamenter sistemden çıkalım çift meclisli sisteme geçelim demek normaldir. Belediyelerin yetkilerini arttıralım demek normaldir, il genel meclislerinin yetkilerini arttıralım demek normaldir.

Ama adına otonomi, özerklik denilen bir yerel yönetim modeli önermek bölücülüktür. Peki buradaki kıstas nedir? Acaba fikrin kendisi mi yanlıştır? Önermeyi yapanın kimliğine göre mi karar veriliyor? Bütün siyasi tarihimiz boyunca benim görebildiğim şudur; 12 yıllık siyasi geçmişim var, aktif siyasette çalıştım daha önce, insan hakları avukatlığı yaptım, görebildiğim şudur: Türkiye’de özellikle devlet algısı, bir fikrin kim tarafından söylendiğine bakıyor. Fikrin önemli olduğuna, ciddi olduğuna veya makul olduğuna bakmıyorlar.

En makul öneriyi biz yaptığımızda, biz kimiz, kendimi de şöyle tanımlayayım en azından. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Kürdüm. Kendimi böyle tanımlıyorum. Ve bu ülke kurulduğundan beri de halkımın hakları inkar edilmiştir. “Kimliğim inkar edilmiştir. Kültürüm yasaklanmıştır. Asimile edilmeye çalışılmıştır” diyen bir Kürdüm. “Bunun da telafi edilmesi gerekir” diyen bir Kürdüm.

Böyle bir Kürdüm, çünkü kendi kimliğini başka şekilde tanımlayanlar da var, saygı duyarım. Ben Kürdüm memnunum; Kürdüm, Türk oldum, hoşnutum diyenler olur, saygı duyuyorum, ama ben böyle bir Kürdüm. Böyle bir Kürt, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak herhangi bir önerme yaptığında, önce bir soru işareti konur. Başta peşin bir önyargı vardır.

Önce sen bir suçlusun kardeşim, senin geçmişinde isyanlar, terör, devlete başkaldırma var. Ta Osmanlı’dan beri ben Kürdüm diyen, ezilmiş bir Kürdüm, inkar edilmiş bir Kürdüm diyen herkesle ilgili fikrini söylediğinde, ha sen böyle bir Kürt olduğuna göre, senin makul bir şey söyleme ihtimalin, memleketin hayrına bir şey söyleme ihtimalin zaten yoktur. Ben peşin olarak böyle düşünüyorum, aksi varsa sen bunu ispatla denir bize. İspat külfeti her zaman bizdedir. Bu nedenle biz söylediğimiz için demokratik özerklik Türkiye’de bir bölücülük projesi, ülkeyi parçalama projesi, vatana ihanet projesi vs. vs. gibi yaftalamalarla, sıfatlarla bir şekilde ötekileştirilmeye çalışıldı.

Hendek, barikat meselesi değildir bu. Hendek, barikat oldu da özerklik kötü anlaşıldı, kötü tanıtıldı. Hayır. Biz özerkliği savunduğumuz için, her yerde karşımıza zorluk çıkarıldı. Özerkliği anlatmaya çalıştığımız her yerde, “siz ülkeyi bölmek istiyorsunuz” dendi. Biz ısrarla “biz bu ülkenin eşit yurttaşıyız, burası bizim anavatanımız. Bu ülke bizim ülkemiz ve ülkemizde bu şekilde özgür yaşayacağımızı düşünüyoruz. Bunun için de bir siyasi mücadele yürütüyoruz” dememiz bile yetmedi. “Sizin zihninizde, gizli ajandanızda başka şeyler vardır, çünkü siz devlet Kürdü değilsiniz, halk Kürdüsünüz. Devletin resmi ideolojisine tabi olmuş, onu kabul etmiş bir Kürt değilsiniz.”

Devletin resmi ideolojisini geçen duruşmada uzun uzun anlattım, bu konudaki anlayış nedir diye. Tekrarlamayayım, ama tekçilik üzerine inşa edilmiş, tek kimlik, tek inanç üzerine, yaşam tarzı üzerine inşa edilmiş bir ulus. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu yaratmak istedi, olmadı, başarılamadı. Kürtler de, diğer kimlikler de kabul etmedi. Biz de diyoruz ki; aradan yüzyıl geçti, Cumhuriyete demokratik bir format atılsın. Cumhuriyet yürürken, bundan sonra devam ederken, demokratik öğesi daha da güçlendirilerek devam etsin. Biz de bu Cumhuriyet’in, ülkenin bir parçasıyız. Burası bizim de anavatanımız, biz başka yerden sürgünle buraya gelmedik; geçerken yanlışlıkla sınırları geçip burada kalmadık. Mülteci olarak Türkiye’ye sığınmadık -ki onların hepsinin yurttaş olarak veya mülteci olarak hakları vardır, o ayrı bir konu- ama biz bu toprakların insanlarıyız. Almanya’ya göç etmiş Kürtler veya Türkler değiliz.

Alman Devleti’nden Türkçe eğitim isteyen Türkün bile orada hakkı vardır

Alman Hükümeti’nden ya da Alman Devleti’nden Türkçe eğitim isteyen Türk’ün bile orada hakkı varken, kendi anavatanındaki Kürdün ben ana dilimde eğitim istiyorum, kendimi yönetmek istiyorum, yerelde bu devletin birliği ve ülkenin sınırları içerisinde ben de bir yönetime dahil olmak istiyorum demesi suç oluyor.

Meselenin hendek, barikat olmadığını zaten birazdan dosyalar önüme geldikçe sizlere açıklamalarımızı ve çabalarımızı anlatınca göreceksiniz. Hendek ve barikat meselesinde demokratik özerklik fikrimiz ve düşüncemiz iyice mahkum edilmeye çalışıldı. Onunla özdeşleştirilmeye çalışıldı. Tabii ki bu hendek ve barikatı kazanların da, o olayları o şekilde ve demokratik özerkliği tanımlamaya çalışanların da ciddi hatası ve eksikliğidir. Konuşmalarımda belirtmiştim daha önce, uzun uzun açıklamalarımda da belirteceğim. Ama hendek ve barikat eşittir demokratik özerklik değildir.

Demokratik özerkliği on yıl önce Meclis Genel Kurulunda anlattım

Demokratik özerkliğin ne olduğunu neredeyse on yıllık siyasi hayatımda her gün, her yerde karşıma çıkan sorularla uzun uzun anlatmışım. 2 Temmuz 2008, yaklaşık on yıl önce bir yıllık milletvekiliydim, Grup Başkan Vekiliydim. TBMM Genel Kurulu’nda bütün milletvekillerine hitap ederken, yaptığım konuşmanın ilgili kısmını okuyorum sizlere:

‘‘Yerel yönetimlerle ilgili çok sayıda değerlendirme yapıldı değerli arkadaşlar. Özellikle katılımcı demokrasi açısından yerel yönetimlerin önemine bu vesile ile bir kez daha dikkat çekmek isterim. Türkiye gibi nüfusu ve yaşadığı coğrafyası büyük ülkelerde, ulus devlet modeliyle yönetilen ülkelerde temsili demokrasi her zaman problem olmuştur. Şimdi 70 milyona yakın nüfusuyla ve büyük coğrafyasıyla yurdun her bir köşesinde yaşayan vatandaşın temsili demokrasi modeliyle demokrasiye katılımcı bir şekilde iştirak ettiğini ve halkın kendi kendini bu şekilde yönettiğini sanmak hayalci bir yaklaşım olur.

Artık dünyada temsili demokrasinin yarattığı bu sıkıntıların, yani halkın olabildiğince daha fazla yönetime katılabilmesi konusundaki sıkıntıların aşılabilmesi için katılımcı modeller, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi modelleri tartışılıyor. Nedir bunların mekanizmaları? Elbette ki, belediyeler, il özel idareleri, yani yerel yönetimler olarak adlandırdığımız mekanizmaların güçlendirilmesi, merkezi yönetimin yetkilerinin bir kısmının yerele aktarılarak, katılımcı demokrasiyle o bölgede, o beldede yaşayan yurttaşların kendi gelecekleri ile kendi yaşamları ile daha fazla söz sahibi olabilmelerinin önünün açılması tartışılıyor.’’ Bir yasa üzerine tartışıyoruz o sırada, şunu diyorum:

‘‘Bu tartıştığımız yasa böyle bir konuyu ele almıyor. Bu konuyla uzaktan yakından ilgisi bulunmayan başka bir konuda, sırf işte yerel yönetimlerin kısmi olarak gelirlerinin artırılması, bazı finansal sorunlarının çözülmesi konusunda dediğim gibi kısmi çözüm önerileri getiriyor. Bu nedenle aslında TBMM’nin 23. Dönemi’nde Türkiye’nin idari modelinden, idari yapısal modelinden kaynaklı sorunların tartışılabileceği, belki hepimizin, bütün grupların ortaklaşabileceği yasa tasarıları üzerinde tartışma yapmakta hayati derecede önem, fayda görüyoruz. Neden değerli arkadaşlar? Eğer ülkenin dört bir yanında yaşayan yurttaşlarımız kendi sorunlarını dile getirmek ve sorunlarına çözüm bulabilmek için yeteri derece mekanizma bulamıyorsa, idari mekanizma içerisinde kendi sesini yeterince duyuramıyorsa, vatandaş demokrasiden yoksundur, mahrumdur diyebiliriz. Bizim görevimiz de parlamento olarak öncelikle yurttaşların, vatandaşların daha fazla demokratik yaşama kavuşmasının, kendi kendini yönettiği konusunda daha fazla ikna olmasının ve yönetime katılmasının önünü açabilmektir.’’ Şöyle devam etmişim:

‘‘Aslında DTP olarak önerdiğimiz demokratik özerklik projesi ve modeli de bundan farklı bir şey değildir. Türkiye’nin hantal, tıkanmış idari modelinin takviye ile güçlendirilerek, bölgesel meclislerle halkın kendini daha fazla yönetime katabilmesi, yerelde taleplerinin, düşüncelerinin, isteklerinin erimemesi için önerdiğim, tartışılması gereken ciddi bir modeldir. Demokratik özerklik demokrasi açısından bir şarttır. Aksi takdirde 70 milyonluk Türkiye’nin her köşesinde yaşanan her sorunun TBMM çatısı altında çözümünü beklemek ve bütün bu taleplere yetişebilmek olanaksızdır. Hem milletvekilleri açısından, hem vatandaşlar açısından bir zulümdür. Başka da bir şey değildir.

Dolayısıyla bu modelleri tartışmakta, halkın yararına en güçlü model, en demokratik model neyse idari yapımızı buna göre şekillendirmekte geleceğimiz açısından fayda görüyoruz.’’

Spontane yaptığım bir konuşma. Bu şekilde devam ediyor, demokratik özerkliği içeriği ile birlikte anlatıyor, partim adına savunuyorum. Bütün milletvekilleri de dinliyor. En son 15 dakikalık konuşmamı Genel Kurul’da şu şekilde tamamlıyorum:

‘‘Orada yaşayan insanların taleplerini İngilizce, Almanca karşılayabiliyoruz; ama bu ülkenin öz evlatları olan Kürtlere karşı bu tahammülsüzlüğü biz doğrusu anlayamıyoruz. Asıl ayrımcılık, bölücülük bu tahammülsüzlüktür diye düşünüyoruz, teşekkür ediyorum’’ demişim, konuşmamı tamamlamışım.

Meclis’te demokratik özerklik kitapçığını bütün vekillere ileterek görüş istemişiz

Tam 10 yıl önce. Ben siyasete girdikten bir yıl sonra, Grup Başkan Vekili olduğum için de sık sık kürsüyü kullanırdım Genel Kurul’da. Grup Başkan Vekilleri bazen günde 20 defa kürsüye çıkarlar. Söz geldiğinde, gündem bu yönüyle oluştuğunda, Genel Kurul’da yaptığım birçok konuşmada buna değinmişim. Sataşmalar olmuş, çıkıp cevap vermişim. Demokratik özerkliği tekrar tekrar anlatmışım. Tekrar tekrar Genel Kurul’da partimizin bu konuda ne düşündüğünü ifade etmeye çalışmışım. 31 Ekim 2008 tarihli TBMM sitesinden alınmış bir çıktıyı size okuyorum:

‘‘DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş, Kürt sorununun çözümü konusunda partilerince hazırlanan demokratik özerklik projesiyle ilgili parlamentoda basın toplantısı düzenledi. Projenin yer aldığı ve üç dilde yayımladıkları kitapçığın bazı çevreler tarafından hakarete varan eleştirilere neden olduğunu savunan Demirtaş, söz konusu eleştiri ve hakaretleri kabul etmediğini, bu yönde beyanda bulunan siyasi partileri kınadıklarını söyledi. Kitapçıkta yer alan projenin bir önceki kongrelerinde karara bağlandığını ve tüzüklerine yerleştirildiğini anlatan Demirtaş, ‘Niyetimiz açık, amacımız milletvekillerinin Türkiye’nin en önemli sorunuyla ilgili önerilerini partimize iletmelerini sağlamaktır. Türkiye’de sahte milliyetçilikle, sahte solculukla yıllardır halkı kandıran bu çevrelerin ve Kürt sorununun çözümsüzlüğünden beslenen, şehit kanlarından beslenen bu çevrelerin sorunun çözümünde en etkili olan bu projemiz karşısında panik içinde olmaları bizler açısından anlaşılırdır’ diye devam eden Demirtaş, ‘Kitapçık bastık 3 dilde. Kürtçe, Türkçe ve İngilizce. Demokratik özerklik nedir, hedefi nedir, amacı nedir, 550 milletvekiline elden dağıttık. Odalarına dağıttık bir üst yazıyla birlikte. Sayın vekilim, partimizin son kongresinde alınan parti programına da işlenmiş karar olan demokratik özerklik projesi ile ilgili görüşümüz şudur. Bu konuda eleştirilerinizi, önerilerinizi, fikirlerinizi sözlü ve yazılı olarak dinlemekten memnuniyet duyarız.’

Eş Genel Başkanlarımızın imzasıyla milletvekillerine dağıttık. Yani net anlaşılsın, tam anlaşılsın, nedir eleştiri, kaygı nedir, biz de tamamlayalım. Bütün milletvekilleri CHP, MHP, işte o dönem AKP’li milletvekillerinin tamamına dağıtıldı. Bir kısmı alıp okudu, bir kısmı okumadan iade etti üst yazıyla, ‘okumaya gerek duymuyorum’ dedi. Hepsine saygı duyduk. Bir kısmı eleştirileriyle birlikte uzun rapor hazırladı. Bazı milletvekillerinden, dünyadaki örnekleri şudur, sizin örneğinizdeki eksiklik budur, aslında Türkiye’de şöyle uygulanırsa anlamlı olur, partiniz bu konuda bizce şöyle bir tutum sergilemelidir gibi kapsamlı, ciddiye alan eleştiriler de geldi. Bunların hepsi parti genel merkezinde dosyalandı, üzerinde tekrar çalışmalar yapıldı.

Bu tartışmalarla şiddetin alternatifini oluşturmaya çalışmışız

Yıl 2008. Partimiz bu konuda parlamentoda daha yeni, ilk defa grup kuruyoruz ve bir siyasi fikri cesaretle savunmaya gayret ediyoruz. Bunun önünü açmaya, fikir özgürlüğünü en azından parlamento çatısı altında inşa ederek şiddetin alternatifini oluşturmaya çalışıyoruz. Yani, bakın insanlar fikirlerini her yerde söyleyebiliyor, dışarıda da söyleyebilmeli, savunabilmeli. Silaha gerek olmamalı, şiddete gerek olmamalı. Yaptığımız açıklamalarda da bunun altını çiziyoruz. Diyoruz ki, bu bir siyasi tartışma sürecidir. Partimiz de bu konuda Anayasa değişikliği yapacak güce ulaştığında Türkiye’de idari reformu gerçekleştirecektir şeklinde, tartışmamızı bu meyanda sürdürmüşüz sürekli.

20 Aralık 2010. NTV’de bir canlı yayına katılmışım, bundan 8 yıl önce. NTV sitesinden alınmıştır:

“BDP Başkanı Demirtaş ‘özerklik’ tartışmalarıyla ilgili olarak, ‘Kürtler, tarihi kararı çoktan vermiştir, bölünme istemiyoruz’ dedi. Ak Parti’ye göre ise BDP’de taşkınlık emaresi var. BDP Eş başkanı Selahattin Demirtaş, Ak Parti Grup Başkan vekili Suat Kılıç, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Özcan Yeniçeri ve Diyarbakır Ticaret Odası Başkanı Galip Ensarioğlu, Demokratik Toplum Kongresi’nin ortaya attığı taslağı NTV canlı yayınında değerlendirdi.”

Yani bunlarla birlikte canlı yayına çıkmışız, fikirlerimi söylemişim.

“DTK adına konuşma yetkisine sahip değilim, her şeyden önce. Çalıştayda alınmış bir karar yok, çalıştayda yapılan tartışmalar ve sunulan taslaklar var” demişim.

(NTV sitesindeki haberi okuyor) Sadece düşünce ve çözüm önerileri açıklamasına bu kadar tahammülsüzlüğü anlamakta zorlanıyorum. Bu ülkede yaşayan Kürtler, şu tarihi kararı çoktan vermişlerdir. Biz bu ülkenin yurttaşıyız, bu ülkede beraber yaşayacağız. Bin yıldır beraber yaşadık, binlerce yıl daha birlikte yaşayacağız. Birlikte yaşamanın formüllerini, çözüm önerilerini hep birlikte konuşup tartışalım diye her yerde düşünce ve önerilerini ifade ediyorlar.

Barış ve Demokrasi Partisi olarak biz de bütün Türkiye için önerdiğimiz bir modeli, parti programımızın eki olarak tartışmaya açmaya çalışıyoruz. Ne diyoruz? Türkiye coğrafi olarak büyük bir ülke, nüfus olarak kalabalık bir ülke. Nüfusun kendi içindeki farklılıklar açısından çok kültürlü bir ülke. Bu nedenle böylesi bir ülkenin yerinden yönetim modeliyle, bütün bölgelerde oluşacak yerel yönetimlerle desteklenmesi ve idari olarak yeni bir yönetim tarzına geçilmesini savunuyoruz.

NTV canlı yayınında soruyorlar, ben de anlatıyorum. Deniyor ki, ayrı bir savunma gücü, ayrı bir silahlı gücü olacak mı? Bu tür kaygılar ve eleştiriler var, soruluyor.

Diyorum ki, “Şu haliyle herhangi bir siyasi partinin veya oluşumun alternatif bir ordu veya polis gücü kurma olasılığı var mı? Bunu kurabileceğimizi düşünmek bile gayrı ciddi bir yaklaşımdır. Biz şunu kastediyoruz, toplum kültürel olarak bir saldırı altında. Uyuşturucu ilkokula indi, fuhuş çok yaygın, töre cinayetleri var, çeteler var. Bütün bu kapitalizmin doğurduğu saldırılara karşı toplum örgütlenmelidir. Örgütlenip ne yapmalıdır, bilinçlenmelidir. Buna nasıl karşı koyabiliriz diye mahallesinde, köyünde komisyonlar oluşturmalıdır. Tedbirler alınırken, alternatif projeler geliştirmelidir. Meşru komiteler oluşturmalıdır. Her türlü tehditten kastedilen budur. Deniyor ki, devletin kolluk gücü yok mu? Tabii ki var. Örnek vereyim, Siirt’te çocuklara tecavüz gerçekleşti. Bir bakın kaç tane devlet yetkilisi var bu tecavüz çetesinin içinde. Devlet toplumu koruyamıyor, bu iş polisle askerle olacak iş değil. Bu sosyal korunma mekanizmasıdır. Bunlar gelişmediği müddetçe siz toplumu polisle uyuşturucuya karşı koruyamazsınız.”

(NTV sitesindeki haberi okuyor) BDP’nin de DTK’nin de gizli ajandasında da açık ajandasında da bölünme yoktur. Herkesin net olarak bilmesi lazım ki, Kürt halkı kararını çoktan vermiştir, Türkiye’de hep birlikte özgür ve eşit yaşamdan yanadır. Ortak vatanda, birlikte kendi yönetimimizi, idari modelimizi nasıl geliştirebiliriz, bunu tartışıyoruz. Bunun ötesindeki yaklaşımların tamamı spekülatiftir. Asıl buna karşı açıklama yapan devlet yetkilileri, oluşturdukları otoriter zemin ayaklarının altından kayacak diye korktukları için ha bire bunu bölücü girişimler olarak gösteriyorlar.

Parlamentoda Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruldu, BDP olarak resmi Anayasa değişiklik teklifi sunduk

Parlamentoda Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruldu, 2012 diye hatırlıyorum. Dört partinin birlikte kurduğu. Biz de BDP olarak komisyonda çalışma yürüttük. Yeni Anayasa çalışma faaliyetinde oraya sunduğumuz, BDP’nin resmi Anayasa değişiklik teklifi var. İlk dört madde hariç, her maddeye ilişkin değişiklik önerimiz var, uzun uzunu anlatmışız.

Bakın, kamu idaresi başlığıyla Anayasa teklifimiz şöyle:

Madde 1: Kamu idaresinin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve demokratik yerinden yönetim kuruluş ve esaslarına dayanır.

2: Kamu idaresinin kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.

3: Kamu tüzel kişiliği ancak kanunla ve kanunun verdiği yetkiye dayanarak kurulur. 4: Kamu idaresi organlarının oluşumunda cinsiyet eşitliği esas alınır.

Kadın erkek eşitliğine dair de bir madde olarak koymuştuk.

Kamu idaresinin ilkeleri:

Kamu idaresince yerine getirilen hizmetlerde insan haklarına saygı, eşitlik, adalet, halka yakınlık, dürüstlük, katılımcılık, paylaşımcılık, etkinlik, etkililik, verimlilik, çabukluk, şeffaflık, hesap verilebilirlik ve sorumluluk ilkeleri esas alınır.

Kamu idaresinin düzenleme yetkisi:

Kamu idareleri ve kamu tüzel kişileri kendi görev alanlarına giren kanunların uygulanmasını sağlamak amacıyla ve bunlara aykırı olmamak kaydıyla düzenleyici işlemler yapabilirler. Bu düzenleyici işlemlerden hangilerinin Resmi Gazete’de yayımlanacağı kanunla düzenlenir.

Yargı denetimi (İdarenin aldığı kararlar yargıda nasıl denetlenir):

Türkiye merkezi kamu idare kuruluşu bakımından ekonomik şartlardan, sosyal ve kültürel özelliklerden coğrafya durumuna ve kamu hizmetlerinin gereklerine göre bölgelere, bölgeler illere, iller de diğer kademeli birimlere ayrılır.

Şu anda Türkiye’de bölge yönetimi yok, biz burada ilgili maddede Türkiye merkezi idare kuruluşu bakımından “bölgelere” kısmını da eklemiş olduk sadece. İllere ayrılıyor, iller de kademeli olarak diğer birimlere ayrılıyor. Yani bir bölge oluşturulması, ekonomik, fiziki, coğrafi özellikler dikkate alınarak yapılıyor.

Örneğin Karadeniz’de şu anda aslında üç bölge var, Doğu Karadeniz, Batı Karadeniz, Orta Karadeniz. Zaten bu şekilde ifade edilirken, oranın coğrafi özellikleri, ekonomik şartları dikkate alınarak bu şekilde tanımlanmış. Orta Anadolu’yu bölgelere ayırmaya çalışsanız, yine kendi içerisinde coğrafi bakımdan, ekonomik alışveriş, kültürel yakınlık konularını dikkate alarak yine en fazla iki-üç bölge oluşturabilirsiniz. Diyelim ki, İstanbul üç seçim bölgesidir, aşağı yukarı yine aslında üç idari birim, üç bölge gibi düşünülebilir. Hep bu şekilde kurduk. Yani Güneydoğu Anadolu yine iki veya üç bölge, Doğu Anadolu üç veya dört bölge, Akdeniz iki veya üç bölge, Ege üç veya dört bölge şeklinde. Toplamda 25- 26 bölge meclisi olabilir. Bölge meclisi bünyesinde iller olur, illerde seçimle iş başına gelmiş yönetimler olur, merkezden atanan hükümet adına herhangi bir kamu görevlisi, vali, kaymakam görev yapmaz, seçilmişler sadece, şehri kasabayı yönetir.

“Demokratik özerklik modeli başkanlıkla birlikte olabilir mi” tartışması TBMM tutanaklarında var

Herhangi bir bölge meclisi, anayasaya aykırı herhangi bir karar aldığında, merkezi parlamento bunu iptal yetkisine sahiptir. Aynı zamanda Anayasa Mahkemesi’ne taşıma hakkı vardır. Yargı denetimi de her açıdan mümkündür. Yani bir idari model anayasada nasıl yazılır, nasıl hayata geçirilir, onu da uzun tartışmalar sonucunda hayata geçirdik ve parlamentoya da resmi teklif olarak sunduk.

Örneğin bu çalışma yapılırken çok sayıda akademisyen, anayasa hukukçusu, idare hukukçusundan partimiz bünyesinde mütalaa sunmaları üzerine istekte bulunuldu ve bütün bu gelen önerilerden sonra hukuki, siyasi ve idari önerilerden sonra, hukukçularımız oturdu, bunları çalıştılar biz anayasa teklifi olarak parlamentoya sunduk.

 

Çok kapsamlı bir şekilde de tartışma yürütüldü Meclis Komisyonunda. MHP’li üyeler, AKP’li üyeler, CHP’li üyeler buna ilişkin fikirlerini söylediler, onların da başka önerileri vardı. AKP o dönem başkanlık fikrini bu şekilde açık teklif etmiyordu. Fakat hani bu model olabilirse, başkanlıkla birlikte olabilir mi? diye tartışmalar tutanaklarda var, onları da görebilirsiniz. Bizim arkadaşlarımız da partimizin bu konudaki fikirlerini Mecliste ifade edecek şekilde açıkça tutanağa geçmişler, savunmuşlar.

Örneğin AKP’nin danışman hocası, Anayasa Komisyonu’ndan Prof. Dr. Yavuz Atar, bizim bu savunmamızdan sonra şunu demiş: Bir diğer önemli husus, muhakkak güçlü muhalefet ve yerel özerklik de bu sistemi tamamlayacak iki unsur olarak düşünülmelidir. Diğer taraftan yerel özerklik son derece önemli, yerel yönetimlerin en azından Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’ndaki kriterlere göre yeniden yapılandırılması gerekir. Kendi başkanlık türü önerilerinden sonra tekliflerini bu şekilde sunmuşlar, yazılı olarak CHP de MHP de kendi tekliflerini, önerileri sunmuşlar.

Bu da, 2012 yılında parlamentoda yürüttüğümüz özerklik ile ilgili faaliyet ve çalışmalarımızdan. HDP’nin parti programında yine kapsamlı var, uzun uzun okumayacağım. İstemişti mahkemeniz, ona bir bakarsınız, yani bence heyetiniz bütün onları gerçekten zaman bulup okursa, her yerde savunduğumuz fikrin parti programındaki fikir olduğu daha iyi anlaşılır. Yani parti programı çerçevesinde neyse, bütün partili arkadaşlarımız da her yerde aynı fikri savundular.

AKP’nin hükümet programında da bir özerklik modeli vardır

Her partinin önerisi var demiştim, mesela AKP’nin seçim beyannamesinden okuyayım; 58. Hükümet yerel yönetimler başlığı. AKP’nin 1 Kasım seçim beyannamesi ve 65. Hükümet Programı’nda konu nasıl yansımış? Örneğin 58. Hükümet Programını parlamentoda okurken şunu demişler:

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nda belirtildiği gibi, merkezi idarenin görev ve yetkileri tek tek belirlenecek ve bunun dışında kalan tüm görevler yerel yönetimlere bırakılacaktır. Bu çerçevede merkezi idare; politika belirleme, standart oluşturma, denetleme ve eğitim faaliyetlerinden sorumlu olacak, uygulamaya yönelik görev yetki ve kaynaklar yerel yönetimlere devredilecektir.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı çerçevesinde AKP’nin bir özerklik modeli vardı, savunusu vardı hükümet programında. 1 Kasım seçim beyannamesinde, son yapılan genel seçimde AKP’nin seçim taahhüdü:

Avrupa Yerel Yönetimler Şartı ile uyumlu olarak merkezi idare ve yerel yönetimler arasındaki ilişkiler yeniden düzenlenecektir. Merkezi ve yerel yönetimler, birbirlerini tamamlayan ve vatandaşlarımıza hizmetleri en etkili şekilde ulaştırma sürecinde temel unsurlar olarak konumlandırılacaktır. Merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasında sağlıklı bir işbirliği ve koordinasyon esas alınacak, yerel yönetimlerdeki her türlü kamu hizmetinin asıl sorumlusunun yerel yönetimler olması gerektiği düşüncesindeyiz. Mevcut kültür merkezleri yerel yönetimlere bağlanacak, spor yerel yönetimlere bağlanacak, yerel yönetimlerin öz gelirleri arttırılacak, mahalli idarelerin tümünün gelirleri arttırılacak, yerel yönetimlerinin tümünün daha da güçlendirilmesine yönelik yasal ve kurumsal düzenlemeler yapılacak. Sağlık, eğitim, kültür, sosyal, turizm, çevre, köy hizmetleri, tarım, hayvancılık, imar ve ulaşım hizmetlerinde yerel yönetimlerin yetkileri arttırılacak, yeterli kaynak tahsis edilecek, büyükşehirlerde ilçe belediyelerinin kaynaklarının arttırılmasına yönelik tedbirler alınacak, kent konseyleri daha etkin konuma getirilecek gibi vaatler… Bu da AKP’nin özerklik vaadidir.

AKP, kendini inkar etti, vaatlerine ters düşen uygulamaları yaptı

Seçim beyannamesinde, hükümet programında, parti programında kendileri de bir tür özerkliği savunmuşlar. Bizim özerklik modelimizde yerel yönetimlerde yetki, siyasi ve idari açıdan biraz daha fazladır, AKP ise bunu merkezde yetkileri biraz daha ağırlıklı tutarak öneriyor ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı esas alarak, çekince konulan maddeleri de kaldırmadan daha da kapsamlı öneriyor.

65. Hükümet Programı’nda da aynı maddeler parlamentoda Başbakan tarafından okunuyor, Hükümet Programı oylamaya sunuluyor, oylanıyor ve kabul ediliyor. Normalde AKP bu seçim programı, parti programı, hükümet programı çerçevesinde Türkiye’de özerklik vaadinde bulunmuştur. Kendileri bu vaadi yerine getirmediler, onun yerine bütün yetkilerin bir kişide toplandığı başkanlık modeli, işte adı cumhurbaşkanlığı sistemi denilen başkanlık modeline, tek adam sistemine yöneldiler. Oysa AKP’nin de seçmene vaadi, topluma vaadi yerel yönetimleri güçlendirilmiş, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na uygun bir özerk yerinden yönetim modeliydi.

AKP bunu bizim kadar cesur savunamadı, çünkü yetkiyi yerele devretmek istemez hiçbiri. Ne bir bakan devretmek ister, ne bir milletvekili; ne Cumhurbaşkanı ne Başbakan.

O koltuğa oturan, nasıl havaysa civaysa; ben de 12 yıl oturdum, tabii bunun bir buçuk yılı cezaevi koltuğunda geçti, ama hiç değilse oturduğum o süre zarfında o koltuğun bana ait olmadığını hissederek oturdum. O koltuk halkın, milletin koltuğudur ve biz orada ne kadar az yetkiyle olursak, yetkiyi ne kadar fazla halka devredersek, o kadar demokrasi uygularız düşüncesiyle hareket ettik. Bütün partili arkadaşlarımızın savunduğu buydu.

AKP aslında, kendi vaatlerine ters düşen bir uygulama içerisinde. Hani demokratik özerkliği bölücülük olarak tariflerken, bizim parti projemizi bir şekilde kriminalize etmekle kalmıyor, kendini de inkar ediyor, kendini de inkar etmiş oluyor, onu anlatmaya çalışıyorum.

Türkiye’de ve dünya genelinde uygulanan yerel yönetimler örnekleri diye bir raporumuz var. Bu da, o dönem akademisyenlerle birlikte uzun araştırmalar sonucu hazırlanmış ve partimizin programında belirtilen özerkliği daha detaylı bir şekilde, uluslararası kıyaslamalarıyla yapan bir rapor olarak hazırlanmış ve kamuoyuna açıklanmıştır. Bunu da dosyada bulacaksınız.

Demokrasi olan bütün yönetimlerde özerklik vardır

Buraya bakıldığında görülecektir ki, dünyada kendine demokrasi diyen ve hiç değilse evrensel standartlarda demokrasi olan hiçbir yönetim özerk yönetimden bağımsız değildir. Dünyadaki bütün demokrasilerde özerklik uygulanmaktadır. İstisnası yoktur. Dünyada ne kadar demokrasiyle yönetiliyorum diyen devlet varsa, hiç birinde merkezi yönetim yoktur. Ya federatif yönetimdir, ya eyalet sistemidir, ya kanton sistemidir, ya bildiğimiz otonom bölgeler sistemidir, ya da güçlendirilmiş, Fransa’daki gibi yerinden yönetimi güçlü belediyelerdir. Ama ben demokrasiyim, ülkem hukuk devletidir diye kendini tarifleyip de özerklik uygulamayan hiçbir devlet yoktur.

Tek bir istisnası var, Türkiye. Türkiye Cumhuriyeti Devleti dışında kendine demokratik hukuk devleti diyen, sistemi de demokratik parlamenter sistem, demokratik hukuk sistemi üzerine inşa eden bütün devletlerde bu vardır. Ağır aksak da olsa, yanlışlar da olsa Türkiye de demokratik bir hukuk devleti olarak tanımlanır, eleştiriler saklı kalmak koşuluyla. Ama özerkliği uygulamayan şu anda dünyadaki tek demokrasi Türkiye’dir. Peki bu, Türkiye’de yeterince tartışılıyor mu? Türkiye buraya doğru mu gidiyor, hayır.

Dünya daha fazla yerinden yönetimi, daha fazla özerkliği tartışırken, biz daha fazla merkezileşmeye doğru gidiyoruz. Partimiz 2007 yılından beri bunu anlatmaya çalışıyor, bütün Türkiye toplumuna izah etmeye çalışıyor. Bundan da bıkmayacağız herhalde, yani herhangi biri bize daha iyi bir fikir sunana, bizi ikna edene veya beni ikna edene kadar benim Türkiye için en uygun gördüğüm, Türkiye’de birlikte demokratik yaşam için en uygun gördüğüm, herkesin de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne aidiyet bağını en güçlü kılacağı model olarak gördüğüm modeldir, özerklik modeli. Ve bunu savcılar suçlama unsuru yaptı diye, hendek, barikat kazıldı diye, birileri demokratik özerkliği silahla özdeşleştirdi diye vazgeçecek değiliz. Çünkü biz bu projeyi savunduğumuzda ne hendek, barikat vardı, ne silah vardı, ne de PKK’nin, savcının iddia ettiği gibi, KCK sözleşmesi vardı.

“Demokratik özerklik kötü bir şeydir, bundan vazgeçtik” dememiz için çalıştılar

Bizler ilk siyasete girdiğimiz günden bu yana savunduğumuz bir siyasi projeyi, koşullar ne olursa olsun savunmaya devam ettik. Hendek, barikat döneminde ısrarla parti projemizden geri adım atmamız için, demokratik özerklik eşittir hendek-barikat algısı yaratıldı. Ki bizler çıkıp diyelim ki, “demokratik özerklik kötü bir şeydi, yanlış bir düşünceydi, dolayısıyla biz hata yaptık, bundan vazgeçtik. Hendek, barikat yanlış bir şeydir, dolayısıyla demokratik özerklik de yanlış bir şeydir. ”

Bize bunu yapmaya çalıştılar, biz de buna karşı çıktık. Demokratik özerkliği savunduk, hendek, barikatı eleştirdik. Kapatılması için uğraştık, sonlanması için uğraştık. Onunla ilgili de çabalarımı, arkadaşlarımla birlikte neler yaptığımızı yeri geldiğinde her fezlekede ayrı ayrı ifade edeceğim.

Hakim: İsterseniz dinlenebilirsiniz biraz.

Demirtaş: Misafir cezaevinde kaldığım için, Edirne Cezaevi benim için daha rahat. Bütün eşyalarım orada, buradaki çok iyi de bir misafirhane değilmiş doğrusu, o yüzden arada bir dinlenmem gerekir.

Uluslararası sözleşmeler ve özerklik

İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hem kültürel haklara, hem ekonomik haklara, hem de sosyal haklara dair birçok maddesi var. Parlamentoda onaylanıp usulüne uygun bir şekilde yürürlüğe girdiği için de, şu anda aslında TC yasalarının da, iç hukukun da üstündedir. İnsan hakları belgesi olarak görülmektedir.

Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmelerinin her ikisinin de birinci maddesi aynen şöyle der: Halkların kendi kaderini tayin hakkı konusunda sözleşme imzalayan sözleşmeci devletler, bu konuda özgürlükleri de halkların bu konudaki hakkını da kabul eder. Bu nedenle ulusların kendi kaderini tayin hakkından başka bir şeydir halkların kendi kaderini tayin hakkı. Yani bir ulus içerisinde bulunan başka halkların kendi kaderini tayin hakkı.

Aslında bu BM İkiz Sözleşmelerinin özerkliği tanıma biçimidir. Yani aynı devlet sınırları içerisinde yaşayan farklı halk grupları ortak bir ulus oluşturmuşlarsa, o halklar yönetime katılma kaderini belirlerken, illa bölünmek zorunda değillerdir. Kendi kaderini tayin ederken, ayrılma hakkını illa kullanmak zorunda değillerdir. Kendi yaşadıkları devletlerde, farklı yönetim modelleriyle kendi kaderlerini tayin edebilirler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu sözleşmeyi imzalamış, 2013 yılında da parlamentoda onaylamış ve yürürlüğe girmiştir. Hali hazırda yürürlüktedir.

Özerkliği savunmak Birleşmiş Milletler İkiz Sözleşmelerinin tanıdığı bir haktır

Dolayısıyla Türkiye’deki herhangi bir halkın, “Ben ayrı bir dile, kültüre sahip bir halkım ve kendimi BM Sözleşmelerinde tanımlanmış yönteme göre yönetmek istiyorum, uluslararası sözleşme ve Türkiye Parlamentosu bana bu hakkı veriyor” diyor ve bunu savunuyorsa, bu doğrudan sözleşmenin ve parlamentonun verdiği bir izindir. Bunun için siyasi mücadele yürütürse, yasalarımızın hiçbirinde bulamazsınız bunu, ama uluslararası sözleşmelerde, BM İkiz Sözleşmelerinin her iki sözleşmenin de birinci maddesinde bulabilirsiniz. Yani kim savunursa savunsun özerkliği, ister herhangi bir etnik kimlik, ister herhangi bir inanç kimliği, isterse herhangi bir etnik ve inanç kimliği gözetmeksizin farklı topluluklar, gruplar, “Özerk yönetimleri idari açıdan ben şu bölgede, Türkiye’nin genelinde savunuyorum” demek zaten Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ifade özgürlüğü kapsamında suç değildir, fakat bunun siyasi bir proje olarak mücadelesini yürütmek de BM İkiz Sözleşmelerinin tanıdığı bir haktır aynı zamanda.

2014 yılında Cumhurbaşkanı adayı oldum, 3 Cumhurbaşkanı adayından biri bendim ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinde miting yapıyordum, açık hava toplantıları, kapalı salon toplantıları yapıyordum. Örneğin Batman konuşmam, 22 Temmuz 2014. İlgili bölümü okuyorum sadece:

“Kim ki, ben sizi kurtaracağım diyorsa, bilin ki o yalan söylüyor, kesinlikle kafasının arkasında başka planlar, başka projeler var. Halkı yönetime katmayacak hiçbir model asla demokrasi inşa edemez. O nedenle biz yerel yönetimlere yetki devri savunuyoruz, o nedenle biz yerel demokrasiyi savunuyoruz, o nedenle Cumhurbaşkanı yetkilerini yerele verelim, o nedenle Başbakanın, hükümetin yetkilerini yerele verelim diyoruz. Biz eğer Artvin, Samsun, Çorum, Tekirdağ, Van, Ağrı kendi yerelinde sorunlarını çözsün istiyorsak, onlara güveneceğiz, onların seçtikleri meclislere güveneceğiz”.

Tek adam sistemine değil demokratik özerkliğe destek istediğim Batman’da Cumhurbaşkanı adayı olarak yaptığım konuşmadır.

Cumhurbaşkanlığı seçimi, Adaylar Konuşuyor Programı, NTV canlı yayını, 23 Temmuz 2014:

“Yeni Yaşam teklifimiz şuna dairdir, yeni bir toplum inşa ederken bir devlet yapılanmasını da birlikte inşa edelim teklifidir. Toplumsal yaşam bu şekilde eşit, adil inşa edilecekse, devletin de buna uygun yapılanması lazım. Yani başında tek bir yetkili otoriter başkanın olduğu sistemle bahsettiğim toplumsal inşa gerçekleşemez. Toplum çoğulcu ise yönetim de çoğulcu olacaktır. Yetkiler yerelde olmalı. Ankara’da, hükümette olmamalı. Yetkilerin çoğu İzmir Belediye Meclisinin elinde olmalı, İstanbul Belediye Meclisinin elinde olmalı, Diyarbakır Belediye Meclisinin elinde olmalı. Yetkiler yerelde olmalı ki, oradaki insanlar kendi yaşamlarına uygun kararlar alabilsinler. Hükümet tek başına oradaki insanları ilgilendiren kararları alamasın. Bu yetkiler hükümette olmasın ki, yereldeki insanlar, en azından kendi dünyalarını, kendi yaşam alanlarını, mahallelerini, ilçelerini örgütleyebilsin, ona uygun yaşam tarzına riayet eden pratikler gerçekleştirebilsin. Biz buna da demokratik özerklik diyoruz. Yani özerk yönetim anlayışı budur. Bunu inşa etmek bahsettiğim bu Yeni Yaşam modelinin örgütsel modelidir.

Ben inanıyorum ki, bu doğru anlatılırsa Antalya niye buna karşı çıksın? Yani şimdi İzmir’i örnek vereyim. İzmir Sayın Kocaoğlu’na oy vermiş, belediye başkanı yapmış değil mi? Çoğunluğu CHP’li bir kenttir. En az oyu alan partilerden biri iktidarda olabilir, Türkiye’nin geri kalanından oy alıp iktidara gelebilir. Düşünsenize, İzmir’in hiç istemediği bir parti yönetiyor olacak merkezden. Bu, demokrasiye aykırıdır. İşte bunu önlemenin tek yolu, yerele yetki vermektir. Yerelde siz kimi seçiyorsanız, yerelle ilgili hayati kararları o alsın. Eğitim, sosyal yaşam, turizm, kadın, ulaşım, tarım, güvenlik, bütün bunların yetkilerini İzmir Belediyesi’ne versek kıyamet mi kopar? Şimdi düşünün hükümet İzmir’de imar planına bile müdahale hakkını buluyor kendinde, TOKİ aracılığıyla istediği yerde istediğini yapabiliyor, AVM yapabiliyor, yol da yapabiliyor, tünel de yapabiliyor, köprü de yapabiliyor ya da turizm politikasını istediği gibi değiştirebiliyor. Yani sosyal ve günlük yaşama, mahallesine kadar insanların yaşamlarına müdahale etme yetkisini kendinde bulabiliyor. Bunların hepsi demokrasiye aykırıdır işte, bunların hepsi tartışılmalıdır.”

Cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla NTV’de adaylar konuşuyor programında konuşmuşum. Adaylar konuşuyor dediğimiz de, öyle Türkiye’de adaylar yan yana durup konuşmuyor. Herkes kendi mahallesinde konuşuyor. Keşke diğer adaylar da yanımızda olsaydı, onlar da konuşmuş olsaydı, onları da size okuyabilseydik burada.

Cumhurbaşkanlığı seçimi, Dersim-Tunceli mitingi. 3 Ağustos 2014:

“Bir halk başkanı lazım ki, orada, Soma’da işçiler katledildiğinde işçilerin üstüne bir de dayak atmasınlar. Kadınları sokakta katlettiklerinde, arkasından ‘töre, namus cinayeti’ deyip ‘indirim uyguladık’ diyemesinler. Öyle bir Cumhurbaşkanı olsun ki, orada vicdani reddi savunabilsin. Gençliğin geleceğini savunabilsin, üniversitelerin, yerel yönetimlerin özerkliğini savunabilsin, ‘cemevleri ibadethanedir’ diyebilsin.” Cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla mitingde yaptığım konuşma.

27 Temmuz 2014, İzmir Tepekule Kongre Merkezi’nde çeşitli STK’larla yaptığımız, Cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla STK temsilcileri, işveren çevreleri huzurunda yaptığım konuşmanın ilgili kısmı:

“Bizim demokratik özerklik dediğimiz, yerel meclislerin neredeyse merkezi hükümete yakın yetkilerle donatıldığı bir sisteme, modele geçmektir. İzmir’i örnek verelim, İzmir’i konuşalım. İzmir’in büyük bir kısmı Sayın Kocaoğlu’na oy verdi, ama İzmir’i Sayın Kocaoğlu ve meclisi yönetmiyor. İzmir’le ilgili kararları AKP alabiliyor, merkezi hükümet ve bakanlıklar İzmir’de istedikleri uygulamayı yapabiliyor, imar da dahil her türlü uygulamayı yapabiliyorlar, peki İzmirliler bu anlayıştan memnunlar mı? (Salondan hayır sesleri yükseldi), – basın metni bu -. Yani bir başka partiye oy veriyorsunuz, yüksek oy verseniz bile, örneğin Hakkari’de yüzde 85 oy alsanız bile merkezi hükümet sizi tek başına yönetebiliyor. Oy vermediğiniz parti, desteklemediğiniz parti bütün şehrinizi yönetebiliyor”.

Bu demokrasiye aykırıdır diyorum Cumhurbaşkanı adayı sıfatıyla İzmir’de oy isterken, “beni seçin demokratik özerkliği uygulayacağım” diyorum.

Özerkliği sadece hendek, barikat döneminde savunmamışım, yıllarca savunmuşum

Bunları uzun uzun anlatmak zorundayım, çünkü iddianame örneğin 9 tane demokratik özerklik basın toplantımı ve konuşmamı koymuş. Ama ben demokratik özerkliği sadece hendek-barikat döneminde savunmamışım ki. Yıllarca savunmuşum. Her sıfatla, her kimlikle. Grup Başkanvekilliği dönemimde, Eş Genel Başkan, Cumhurbaşkanı adayı… Görev yaptığım bütün partilerde savunmuşum. Her şehirde, herkes için savunmuşum. Yani iddianamedeki fezlekelerin nasıl bir niyetle anlatıldığını, ancak bu şekilde ortaya koyabilirsiniz.

7 Haziran seçimleri öncesi, yani Cumhurbaşkanı seçimlerinden bir yıl sonra, 4 Mayıs 2015. FOX TV’de yayınlanan, FOX TV haber sunucuları Fatih Portakal, İsmail Küçükkaya, Sedat Bozkurt ve Tülay Öçten’in yer aldığı Liderler FOX’ta programında benim konuşmamın ilgili kısmı. Canlı yayında konuşmuşum. Fatih Portakal sormuş, “özerklik istiyorsunuz yani değil mi? “Nedir bu, onu anlatayım” demişim:

“Tabii Türkiye için biz özerklik modelini öneriyoruz. Şu anda parlamenter sistem var ve 550 milletvekili temsili olarak Türkiye’nin 77 milyonluk nüfusunu temsilen, seçildikten sonra parlamentoya verilen bütün yetkileri 550 kişiye devrederek kullanıyor. Biz bunu yanlış olarak görüyoruz. Niye büyük bir ülke, büyük bir coğrafya, kalabalık bir nüfus. Sadece 550 kişinin bütün ülke ile ilgili en küçük karardan en büyük karara kadar, mahalleyi ilgilendiren karara kadar yetki sahibi olmasını yanlış buluyoruz. Peki ne yapacağız? Şu, doğrudan temsil denilen, aslında demokrasinin bir aldatmacası olan bu ilkeyi ortadan kaldırmadan güçlendirmemiz lazım. Katılımı sağlamamız lazım.

Yani katılımcı demokrasi dediğimiz, yerinden yönetim modellerini güçlendirmemiz lazım. Bunu somut olarak anlatayım. Örneğin İzmir, Antalya, Kayseri, Diyarbakır, Trabzon, hepsini ayrı ayrı düşünün. Bu şehirlerin hepsinin kendi içinde ayrı ayrı sorunları olabilir. Ayrı ekonomik, sosyal, kültürel, sağlık sorunları olabilir. Şehirlerin içindeki mahallelerin, köylerin ayrı sorunları olabilir. Peki bu sorunları en iyi kim çözer? Yani o şehirdeki, o mahalledeki sorunları en iyi kim çözer? Kim çözüm yolunu daha iyi bilir? 550 milletvekili dediğimiz, 77 milyonu temsil eden parlamento mu daha iyi bilir, yoksa o yereli yöneten belediye meclisi, il genel meclisi, yeri geldiğinde ilçe meclisi, ilçe belediye meclisleri mi daha iyi bilir? Yerelden seçilmiş olan, orada yaşayan, doğrudan halkla ilişkili olan, denetlenmesi kolay olan, orada hizmet sunması kolay olan, yerel meclis dediğimiz belediye ve il genel meclisleri daha iyi bilir o sorunları. Peki daha iyi bilirse, daha hakimse neden yetkiyi onlara vermiyoruz? Neden parlamento yetki tekelini kendi elinde bulunduruyor da, biz yerel yönetimlere kendi sorunlarınızı çözebilecek, kendinizle sınırlı yetkiler sizde olsun, ama ülke genelini ilgilendiren, ulusal güvenliği, sınırları, genel adalet hizmetlerini ilgilendiren mevzularda, yani 77 milyonun tümünü ilgilendiren kararlar da ulusal parlamentoda alınsın.”

Fatih Portakal: Ama bu bölünme korkusu ve paranoyası yaratmaz mı insanlarda?

“Yaratmaz, öbür türlü insanları yönetime katmazsanız, insanlar kendini yönetime katacak kararlarda etkili olmadıklarını düşündüklerinde, başka arayışlara girerler.”

Fatih Portakal: Siz meydanlarda söylüyorsunuz bunları?

“Söylüyoruz tabii ki, beyannamemizde de var ve tabii ki her yerde de söylüyoruz, bu konuyu ben en çok İzmir’de anlatmışımdır. İzmirliler bilir mesela, Sayın Kocaoğlu, İzmir Belediye Başkanı, CHP’den yüksek bir oyu almıştır…”

İzmir’le ilgili kısmı da burada uzun uzun anlatmışım:

“Yerel meclis, belediye şu anda örneğin bir mühendis mi alacak, İçişleri Bakanlığı onayı vermeyince bir mühendis bile alamıyor belediyeye. Belediye başkanı şehir dışına çıkarken valiye izin bildirimi yapmak zorundadır. Bakın o seçilmiş, öbürü atanmış. Yani bu vesayet ilişkisini kaldırmak açısından doğrudan katılımı sağlayabilecek, sivil toplumu da güçlendirecek, sivil mekanizmaları da güçlendirecek yerinden yönetim dediğimiz özerklik modelini Türkiye’de uygularsak ki bugün dünyanın birçok ülkesinde uygulanan bir modeldir. Başkanlık sistemini bu kadar rahat tartışabiliyor Türkiye, ama yerinden yönetimi tartışamıyor. AKP bunu tartışabiliyor, ama yerinden yönetim demokratik özerlik modelini biz tartışalım dediğimizde, “biz bu ülkeyi böldürmeyiz” diyorlar. Yani önünü kesmek için tartışmayı bile bile başka bir noktaya çekmek istiyorlar. Biz bu modelin Türkiye’ye daha uygun olacağını düşünüyoruz.”

Fox TV canlı yayınında, bütün Türkiye’nin çok izlenen programlarından birinde, seçime bir ay kala partimin görüşlerini Eş Genel Başkan sıfatıyla savunmuşum. 2015. Ayrıca bunun CD’si var, bunu da mahkemeye takdim ediyorum, programın tamamı buradadır.

Hendek, barikat ilk olarak neden ve ne zaman ortaya çıktı?

Şimdi aşağı yukarı 2007 yılından bu yana -ki en son okuduğum 2015 yılında yaptığımız seçim çalışmaları kapsamındaki özerklik açıklamalarımızdı- istikrarlı bir şekilde bütün siyasi faaliyetlerimizde bu konu gündeme geldiğinde, demokratik özerkliği savunmuşuz. Şimdi fezleke ve iddianameye konu özerklik açıklamalarımla hendek, barikat olaylarıyla ilgili açıklamalarımla ilgili kısma girerken, birkaç şeye daha değineyim, öğleden sonra da tek tek fezlekeleri adlandırarak savunmama devam edeyim istiyorum.

İşte Türkiye’de hendek, barikat, 2015 yılında sonbahara doğru ortaya çıkmadı. İlk defa, 2014 yılının sonrasına doğru Cizre’de ve Diyarbakır-Bingöl karayolunda ortaya çıktı. Çözüm süreci devam ediyordu, Cizre’nin bazı mahallelerinde hendekler kazılmıştı. Diyarbakır-Lice yolunda, o dönem orada hendek kazanlar, Cizre’de hendek kazanlar şunu diyordu: “Burada Emniyet içerisindeki bazı gruplar hiçbir suçumuz yokken, gece gündüz evimizi basıp bizi gözaltına alıyorlar. Emniyette, karakolda günlerce tutuyorlar ve biz bu şekilde artık gözaltına alınmaktan bıktık” açıklamaları vardı. Kendilerinin iddiası. “Hendek-barikatı bu yüzden kazdık. Biz artık böyle gereksiz yere gözaltına alınmak istemiyoruz, polisi mahallemize sokmayacağız.” Cizre’deki bir kaç sokakta ortaya çıkmış barikat da değil hendeklerdi.

Lice-Bingöl yolunda ise orada askeri bir büyük karakolun yapımına karşı çıkan köylüler, “Biz karakol yapılmasını istemiyoruz, zaten barış sürecidir, gerek de yok. Hem meralarımız, arazilerimiz bu konuda zarar görüyor. Karakol inşaatı zaten durmuştu, çözüm süreci, barış süreci varken neden karakol yapılıyor”. Onların da açıklamaları bu şekilde, “Biz de yolu kazdık, yetkililere sesimizi duyana kadar da bu hendeği kapatmayacağız” demişler. İlk ortaya çıkışı 2014 sonlarıdır, bu iki vakadır.

Bu iki olay da o dönem çözüm süreci heyetimizde bulunan İdris Baluken, Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve DTK Eşbaşkanı olarak Hatip Dicle, dördünün çabası ve gayretiyle hiçbir operasyona gerek kalmadan, en küçük bir çatışmaya gerek kalmadan, askeri veya polisiye hiçbir tedbir almaya gerek kalmadan, ikna yoluyla, diyalogla çözüldü. Bir taraftan kaymakamla, bir yandan oradaki komutanla, diğer yandan Vali ve İçişleri Bakanı ile, diğer yandan hendek ve barikatı kazan gençlerle, mahallelilerle ve insanlarla görüşme ve ikna yoluyla kapatıldı.

O dönem örneğin HDP Milletvekili Sarıyıldız’ın açıklaması var. cnnturk.com.tr’den aldığımız çıktı: “Cizre’deki hendekler yakın zamanda iknamız sonucu kapatılacak. ” Sarıyıldız, kendilerinin başından beri hendeklerin kapatılmasından yana olduklarını, “Ancak tam hendekler kapatılmak üzereyken polis tarafından açılan bir ateşle – hendekteki bir çatışma değil, Cizre’nin başka bir mahallesinde – bir çocuğun öldürülmesi ile birlikte maalesef ki ikna sürecimiz gecikti. Ama biz umut ediyoruz ki, yakın zamanda hendek, barikat kendiliğinden kapatılmış olacak.” Diyor. Arkasından hemen birkaç gün sonra Cizre’de hendekler kapatıldı.

Hendek, barikat tekrar ortaya çıktığında daha yaygındı

Bunlar niye önemli, niye bu örnekleri veriyorum. Çünkü bundan yaklaşık 7-8 ay sonra birçok ilçede ortaya çıkan hendek, barikat, silahlı grupların mahallelerde yol kapatmaları vs. bütün bunlarla ilgili de ilk etapta hükümetle, oradaki kamu yerel yöneticileriyle kurduğumuz temsil bu model üzerineydi. “Biz hep birlikte diyalogla bu işi, iknayla çözelim. Böyle operasyonla vs. işler bir anda çığırından çıkar.

Bakın Cizre’de ve Lice bölgesinde bunu başardık. Zor oluyor, ama sabır gösterince, ikna edince kimse ölmeden, kimsenin burnu kanamadan bu işi çözebiliyoruz.” Bu iki örneği o yüzden verdim. O dönem de bunu anlatmaya çalışıyorduk.

2015 Ağustos, Eylül gibi bazı ilçelerde yeniden hendek, barikatların kazıldığı haberi basına düşünce biz Genel Merkez’de ve parlamento grubumuzla birlikte TBMM’de iki kapalı toplantı yaptık. 7 Haziran seçimlerinden çıkmıştık, yüzde 13.2 oy almıştık. 80 milletvekili ile parlamentoda temsil ediliyorduk.

Koalisyon kurulamamıştı, geçici seçim hükümeti kurulmuştu, Türkiye erken seçime gitme hazırlığı yapıyordu. Bizler de parti olarak seçime bir yandan hazırlanacak çalışmalar içerisindeydik. Çözüm süreci fiilen sona ermişti, ama halen bu konuda fiilen canlandırılabilir mi, bütün taraflardan arayışlar da vardı. Hem HDP’den, hem AKP’den, hem bürokrasiden arayışlar da vardı. Ama öyle AKP’nin ağırlığı ya da merkezi yönetimi değil. Bazı milletvekilleri, bir iki bakan. Bizim partimizden doğru da ‘7 Haziran süreci atlatıldı, ama çözüm süreci yeniden canlandırılabilir mi’ tartışmaları vardı. Ankara siyaset atmosferi bu şeklindeydi.

Hendek, barikat kazıldığı haberleri çıktı. Bizim yerel teşkilatlarımızdan aldığımız ilk bilgiler bunun Cizre ve Lice’dekini aşan, ondan daha yaygın bir şey olduğu şeklindeydi. Ağustos – Eylül 2015.

Seçmenimize ve partililerimize özeleştirimdir

Şunu samimiyetimle söyleyeyim, partide uzun süre Eş Genel Başkanlık yaptım. Teşkilatlarıyla, birlikte çalıştığım yoldaşlarımla, ilçe başkanlarından ilçe yöneticisine, il eş başkanlarından Genel Merkez yöneticisine kadar halkın her kademesinden, her sosyal sınıftan insana kadar ilişkileri güçlü olan bir eşbaşkandım. En azından kendimi öyle görüyordum. Toplumda ne oluyor, ne bitiyor bütün raporlarla, parti toplantılarıyla, basına yansıyan haberlerle iyi takip ettiğimi düşünüyorum.

Fakat bu konuda yanıldığımı burada söyleyeyim. Gerçekten ilk haberler geldiğinde bu kadar yaygın olduğunu, samimiyetimle ifade ediyorum ki, bu aynı zamanda seçmenlerimize, partililerimize karşı bir özeleştiridir, bilmiyordum. Bu kadar yaygın olduğunu bilmiyordum, farkında değildim. İlk raporlar geldiğinde Cizre’dekine benzer, birkaç sokakta, Lice’dekine benzer yerel sorunlarla ilgili bir şeyler yapılmış vs., bunu yine arkadaşlar diyalogla çözerler diyordum. Ama aradan 10-15 gün geçtikten sonra yaygın olduğu, çok sayıda ilçede olduğu, ilçelerin birçok mahallesine yayıldığı, bütün mahallelerin, sivil halkın da bu defa meselenin içinde olduğu haberleri gelmeye başladı.

Şunu da açık söyleyeyim; insanların büyük bir kısmı, “çözüm süreci bitirildi, yeni bir parlamento oluştu, fakat seçimi tanımadılar seçimi yok saydılar, bizim irademizi verdiğimiz oyları yok saydılar, dolayısıyla biz bize yapılmış bu darbeyi kabul etmiyoruz”. Hani Cizre’deki gençlerin, “polis bizi haksız yere gözaltına alıyor, engellemeye çalışıyor” anlayışından daha politikleşmiş talep ve anlayışla mahallede yaşayan sivil insanların büyük bir kısmının da desteklediği bilgileri geldi.

Siyaset yaptığım tüm dönem içinde ıskaladığım en önemli bilgi

O zaman PM toplantısı, MYK toplantısı ve yerel teşkilatlardan gelen raporlarla birlikte değerlendirdiğimizde, evet bu defa durum galiba Cizre ve Lice’de olduğu gibi değil algısı, bilgisi bizde, en azından bende oluşmaya başladı. Bütün siyaset yaptığım dönem içinde ıskaladığım en önemli bilgi budur. Toplumda ne oluyor, ne bitiyor, gelişmeler nedir; bunu maalesef ben o dönem doğru okuyamadım.

Doğru okumayı yaptığımız an her ilçede miting yapma kararı aldık

Ama doğru okumayı yaptığımız ilk anda, kapalı Meclis Grubu toplantısında, PM toplantısında, MYK toplantısında ne yapabiliriz diye tartıştık, hızlı bir şekilde. Hızlı bir şekilde bunun siyasete yansımalarını doğru okumak ve müdahale etmek gerekiyor, aksi takdirde çok büyük çatışmalar yaşanabilir, görebildiğimiz, anlayabildiğimiz kadarıyla büyük çatışmalara yol açabilirdi.

Nihayetinde şöyle bir karar aldık. Hendek, barikat açılan tüm ilçeler, sayı tam aklımda değil ama 12 ya da 14, bu ilçelerin tamamında Eylül ayı ortasından itibaren her gün iki veya üç ilçede miting yapma kararı aldık. Ve bu mitinglere parti yönetimimizin, Meclis Grubumuzun, temsili düzeyde milletvekillerinin büyük bir kısmı, MYK üyelerinden de Eş Genel Başkan yardımcılarının tamamı bu geziye katılacak dedik. Miting düzenleyeceğiz, ilçe ilçe gezeceğiz. Ben konuşmacı olacağım, Figen Hanım diğer Eş Genel Başkan olarak başka bir planlama çerçevesinde, başka bir çalışma yürütecek. Bu planlamanın benim başkanlığımda yürütülmesi kararını aldık. Biz Cizre, Nusaybin, Diyadin, Başkale,

Yüksekova, Varto, Silvan; açıklamalarımın basına yansıdığı ilçeler itibariyle; bu ilçelerin tamamını gezerek miting yaptık.

Bir bedel ödenecekse, siyaseten biz ödeyelim

Parti Genel Merkezi’nde aldığımız karar şuydu: Gittiğimiz her ilçede halka diyeceğiz ki: “Siz bize oy verdiniz, 7 Haziran’da biz seçildik. Evet siyaset sıkıntılı, siyasette gerilim var, ama bu gerilim siyasette kalmalıdır. Hendek, barikat, çatışma, silah yoluyla asla hiçbir gencimiz böyle bir girişimde bulunmamalıdır. Bir bedel ödenecekse de siyaseten biz bedel ödeyeceğiz.” Dolayısıyla hendek, barikatların kapatılması konusunda çağrı yapmak üzere bütün bu ilçelere seri bir gezi düzenleyip miting yapma kararı aldık.

Bakın mesela 12 Eylül 2015, Nusaybin’de uzun bir konuşma, dökümünü size vereceğim. İlgili kısım:

“Bizlerin gönlü elbette ki demokratik bütün taleplerin barışçıl yol ve yöntemlerle savunulmasından yanadır. Bizler hakkımızı hukukumuzu savunurken, meşruiyet sınırlarının dışına asla çıkmamalıyız. Bu hususa dikkat etmemiz lazım, çünkü savunduğumuz talepler haksız, gayrimeşru talepler değildir.

Bizler HDP’nin bütün yöneticileri, bütün seçilmişleri…”

Bakın bu konuşmayı parti otobüsü üstünde, arkamda yanımda 20’den fazla milletvekili, eş genel başkan yardımcısı varken yaptım. Genelde Eş Genel Başkanlar parti otobüsünde veya miting sahnesinde tek konuşurlar. Ama bunun bir parti kararı olduğu, kişisel düşünce olmadığı, bütün milletvekilleri ve parti olarak da bunu istediğimizi ifade etmek için bütün mitinglerde otobüste vekillerin ve yöneticilerin tamamı bulundular.

“Bizler, HDP’nin bütün yöneticileri, bütün seçilmişleri sesimiz duyulana kadar, sesimiz, barış çığlıklarımız bir anlam bulana kadar, karşılık bulana kadar her gün sesimizi yükselterek ‘barış barış barış’ diye haykırmaya devam edeceğiz. Özgürlüklerimizi ve haklarımızı, sahip olmamız gereken, elimizden zorla alınan, gasp edilen her şeyi biz siyasetle kazanabiliriz. Buna inandığımız için HDP’deyiz. Bu gücümüzün olduğuna inandığımız için HDP’deyiz. Biz AKP’nin yanlış politikalarıyla baş edebilecek güçteyiz. Tek bir gencimizin silah tutmasına gerek yok. Canını ortaya koymasına gerek yok. Siz gereğinden fazla canınızı verdiniz. Gereğinden fazla acı zulüm çektiniz. Burada demokrasi ve özgürlük mücadelesinde görev siyasetçinindir, bizimdir. Görev seçilmişlerindir. Biz sizin hakkınızı, hukukunuzu her yerde korkusuzca savunacağız. ‘Silahlar sussun, ateşkes olsun’ derken biz, ‘hakkımızı teslim edeceğiz, hakkımızı savunmayacağız’ demiyoruz. ‘Özgürlük arayışı, demokrasi mücadelesi bitsin’ demiyoruz. Bizler bu mecrada sizlerle el ele özgürlük mücadelesini siyasette yürüteceğiz.

Karşımızdakiler zalim olabilir. Hukuk tanımıyor olabilir. Vicdansız olabilir. Ama mazlumun onurlu duruşu ve direnişi karşısında hiçbir zulüm kalesi sonsuza kadar ayakta kalamaz.”

Nusaybin’de hendek ve barikatlar yeni ortaya çıkmış, gelen bilgiler bunun derinleşeceği, çatışmaların olabileceği konusunda. Ama daha bir çatışma dahi olmamış. Nusaybin’de yaptığım ilk konuşma.

Her yerde de özerkliği savunmuşum. Her yerde demokratik özerkliği biz savunuyoruz zaten. Parti programımızdır. Yıllardır bunları biz savunuyoruz. Demokratik özerkliği savunmaktan çekinmiyoruz. “Biz herkes için bunu savunmaya devam edeceğiz” diye uzun uzun anlattıktan sonra, AKP’yi uzun uzun eleştirdikten sonra, işin hendek, barikat, silah kısmına geldiğimizde her yerde bu mesajları vererek devam etmişiz.

Hendek, barikat olan ilçelerde mitinglerde konuştuk

“Biz bütün baskılara karşı direnerek devam etmişiz. Bizim en büyük gücümüz birlikteliğimiz, halkın beraberliğidir. Allah şahittir, biz tek bir insanın burnunun kanamasını istemiyoruz, biz sadece bu topraklarda zulüm bitsin istiyoruz. Görev siyasetçilerindir, görev silahın, şiddetin değildir.” Cizre konuşması.

Gittiğimiz her yerde sadece miting konuşması da yapmıyorduk, halkla toplantılar yapıyorduk, partimizin bu konudaki yaklaşımları, beklentileri, daha doğrusu halkın bu konudaki önerileri, karşılıklı doğrudan temas da kuruluyordu. Bu mesajlar da kamuoyuna açık bir şekilde basının huzurunda veriliyordu.

Bakın Varto konuşmam, 15 Eylül 2015. 1 gün, 2 gün arayla devam etmiş, ilçeleri gezmişiz: “Varto halkı bölünmek için mi HDP’ye oy verdi? Hayır. Batıya, Türk halkına kardeşlik gereği elini uzatmak için HDP’ye oy verdi. HDP’ye verilen her oy, ‘biz birlikte yaşamak istiyoruz, ama özgürce, ama eşitçe, ama onurlu bir yaşam istiyoruz’ diyenlerin oyuydu.”

AKP eleştirisi, özerklik nedir, ne değildir Varto’da uzun uzun anlatmışım. Daha önce bunları savunduğumu, Varto’ya her gelişimde bunları ifade ettiğimi belirtmişim.

“Bizler bu zor günleri atlatacağız. Bu fırtınalı günleri atlatacağız. Hep birlikte barış sesini haykırsak, herkes sesimizi duymak zorunda kalacak. Ankara da duyacak. Kandil de duyacak. Biz barış istiyoruz. Ateşkes olmalı, söz siyasete bırakılmalı. Siyasetle bütün sorunları çözebileceğimizi herkese göstermek zorundayız.”

İhlas Haber Ajansı’ndan ilgili kısmı aktarıyorum: “En acil ihtiyacımız olan barışa susamış bir halkın barış duygularını, barış özlemlerini bir kez daha bütün dünyaya ilan etmek için yola çıktık. Bugün bir kez daha Varto’dan haykırmak istiyoruz. Savaşta, katliamda geleceğini görenlerden olmayacağız. Siz, sizler (hükümeti kastediyorum) bu topraklara savaşı, ölümü dayatarak yıllarca kendi iktidarınızı kurtarmayı hesaplayabilirsiniz. En çok silaha sarılan iktidarlar, en hızlı koltuktan düşen iktidarlar oldu. Ama kim ki daha fazla savaşa, silaha sarılırsa, onlar her halükarda kaybedecek, savaşı yükseltenler kaybedecek.” Geçmiş tarihlerden de örnekler vererek barışın kıymetini anlatmışım. Devam etmişim:

“Siz bize niye oy verdiniz? (miting alanında toplanmış kalabalığa söylüyorum). Halkın sorunlarının demokratik siyasetle çözülmesi için oy verdiniz. Sorunlarımızı demokratik siyasetle çözün talimatı, emridir bizim için. Şimdi biz bu emri yerine getirmek için, sizin verdiğiniz talimatları yerine getirmek için yollardayız. AKP Hükümeti çılgın olabilir, çıldırmış olabilir. Fakat bizler Kürt gençlerine asla savaşı, şiddeti önermiyoruz. Silaha gerek yok. Seçtiğiniz vekiller olarak en önde biz olacağız. Varto halkı bundan emin olsun. HDP asla şiddetten, silahtan, Kürt gençlerinin kanı ve canı üzerinden asla bir çözüm önermedi, önermiyoruz. Yıl 2015, bütün dünyada sesimizi duyuracak gücümüz var. AKP ne kadar çılgınlaşırsa çılgınlaşsın, onu durdurabilecek bir halk gücümüz var. Çatışmanın hiçbir türlüsü kabul edilemez, ölümün hiçbir türlüsünü içimize sindiremiyoruz. Askerin, polisin, gerillanın farkı yok. Hiçbirini içimize sindiremiyoruz. Bu ölümleri durdurmak zorundayız.”

Varto’da hendek, barikat çalışmaları yeni başlamış, yaptığım konuşma, yanımda milletvekilleri, yönetici arkadaşlarım var.

Başkale’de yine 15 Eylül, Varto’dan Başkale’ye geçmiştim. Varto da ilk hendek, barikatların kazıldığı yer, çatışmalar çıkmamıştı, operasyon yapılmamıştı. Sokağa çıkma yasakları da ilan edilmemişti. Fakat gelen bilgiler, duyumlar, bize gelen raporlar doğrultusunda, biz hendek, barikatları kapattırabilir miyiz, bu gezi ne kadar buna etkili olur, bizim gezimiz sonrası il-ilçe teşkilatlarımız bu çabayı yoğunlaştırırsa sonuç alabilir miyiz, halkın da beklentileri doğrultusunda bu gezileri gerçekleştirdik.

Halkın çoğunluğu ne istiyorsa onu yapmazsak ahlaksızlık yapmış olurduk

Çünkü şuna inandık, avukatlık bir vekalettir, milletvekilliği de öyledir. Vekaletini aldığınız müvekkilinizin çıkarları, iradesi, beklentisi neyse onu vekil olarak uygulamak zorundasınız. Onun hilafına bir iş yaptığınızda, bu iradeye ihanet etmiş olursunuz. Vekalet ilişkisini kötüye kullanmış olursunuz. Bir avukat için de geçerlidir. Milletvekili için de geçerlidir.

Bizim bu ilçelerde evet, halk öfkelenmiş, hendek, barikat oluşturmuş, fakat haklı olarak ekseriyetle bizden istenen şey, vekillerimiz olarak buna müdahale edin. Çatışmaya dönüşmeden müdahale edilsin, diyalogla vekillerimiz devreye girsin. Özellikle Eş Genel Başkan olarak da bana yoğun bir talep vardı. Biz bu vekalet ilişkisinin gereği olarak, halkın çoğunluğu ne istiyorsa onu yapmazsak ahlaksızlık yapmış olurduk. Vekalet ilişkimizin gereğini yaptık. Kişi olarak da inandım. Halkın büyük bir kısmı da bizden bunu beklediği için ilçe ilçe dolaşarak bütün bu hendek, barikat meselesinde diyalogla çözüp, Cizre ve Lice’de olduğu gibi yapabilir miyiz arayışı içindeydik. Ama daha kapsamlı mitinglerle bölge gezisi şeklinde yapmaya gayret ettik.

Başkale’de de uzun uzun özerkliği anlatmışım. Biz bunu İstanbul için, Kayseri, Trabzon, Antalya için savunuyoruz, Başkale için de savunuyoruz demişim. Özerklik nedir? Burada 10 yıl boyunca özerklikle ilgili ne söylemişsem, bütün bu ilçelerde uzun uzun tekrar anlatmışım. Parti Programımızı anlatmışım, bu konudaki çabalarımızı anlatmışım. Ve biz, siyaseten bunu [demokratik özerkliği] savunmak istiyoruz. Bu, bizim siyasi partimizin siyasi programıdır. Silahla, hendekle, barikatla olmaz demişim.

“Bu topraklar, bu dağlar, bu ovalar o kadar çok kan gördü ki, tarih boyunca o kadar çok kanla sulandı ki, yeter artık. Gençlerimiz ölmesin. Askere de, polise de, gerillaya da yazıktır. Sivile de yazıktır.

Bebekler ölüyor, bebekler. Bebekler yaşamını yitiriyor. Hepsi ana baba evladıdır, hepsine yazıktır. Sizler gönül gönüle, omuz omuza partimizle yek vücut oldunuz madem, biz de, parti olarak sizlere bu zorlu ve zahmetsiz günlerde yine el ele vererek bu zorluktan çıkalım diyoruz.”

Barışın önemini anlattık, ama basın yoluyla sesimizi duyuramadık, ambargo uygulandı

Barışın önemini uzun uzun anlatıyorum konuşmalarımda. Spontane konuştuğum için cümleler zaman zaman eksik olabiliyor. Ama mahkemeniz bunları gerçekten okursa çok önemli bunlar. Niye önemli? Tuhaftır, yani o dönem basın ambargosu bugünkü kadar yoğun değildi, ama bunları biz kendi arşivimizden güçlükle çıkardık. Basın vermedi bunları. Basın vermedi. Tabii buradan açık söyleyeyim, merkez Türk medyası vermedi ve ilginç bir şekilde Kürt medyası da vermedi. Sesimizi duyuramadık. O ilçeye duyurduk, ama Türkiye’nin geneline duyuramadık.

Burada bir ateş alevlenmek üzere, biz bir damla su taşımaya çalışıyoruz. Sırf HDP’ye basın ambargosu uygulamak ve hendek, barikat olaylarını HDP’ye mal etmek, 6-8 Ekim’de olduğu gibi özellikle bana mal etmek için bütün bu açıklamalarımı görmezden geldiler. Yani avukatlarım taraya taraya güçlükle buldular. Parti Genel Merkezi’ndeki basın arşivinden çıkardık bazılarını. Bazıları, İhlas Haber Ajansı, o ilçenin yerelde bulunan bir ajansı tarafından yayımlanmış sadece. Yerelde çıkan gazetede yayımlanmış. Yerel sitede yayımlanmış.

İşte Yüksekova’da aynı gün. Varto, Başkale, Yüksekova’ya geçmişim. Yüksekova’daki konuşmamda ilgili kısım. Yine özerkliği anlatmışım:

“Bölünmeyelim, parçalanmayalım. Aynı ülkede, aynı sınırlar içerisinde yaşayabiliriz dedik. İşte Halkların Demokratik Partisi, 3. yolun, gerçek, makul, akılcı yolun formülünün partisi olarak kuruldu. Kürtler, Türkler, Aleviler, Çerkesler, Sünniler, kadınlar, gençler, Ezidiler, Süryaniler yani Türkiye’de ne kadar farklı kesim varsa bir araya geldik. Kürt’ün gücüyle Türkiye’nin batısının gücünü birleştirerek özgür yaşam mümkündür dedik. Yani, bütün Türkiye içerisinde farklı kimlik, inanca sahip olanlar, herkes, az ya da çok, sayısı on bin de olsa 20 milyon da olsa fark etmez dedik. Onların hakkını anayasal güvenceye kavuşturacağız, Sünni Alevi ayrımı yapmadan; cami, kilise, cemevi ayrımı yapmadan, herkes özgürce ibadetini yapacak, hepsinin hakkını anayasal güvenceye alacağız dedik. 7 Haziran’da biz bu anlayışla yokla çıktık, sizden oy aldık.”

Yüksekova’da hendek, barikat kazılmış, benim Yüksekova Meydanı’nda on binlerce insana yaptığım konuşmadan alıntı yapıyorum:

“Türkiye toplumunun bunu iyi bilmesi, anlaması lazım. Asker, polis annelerinin bunu iyi bilmesi lazım. Halkımız ölümden, kandan, gözyaşından yana değil. Burada, Gever’de görev yapan askerin, polisin ölümünden yana değil kimse. Burada bu kadar polise, jandarmaya, özel harekatçıya gerek yok. Buraya bu kadar masraf yapıp bu insanları – canlarını da tehlikeye atacak şekilde – göndereceğinize, gelin buraya okul yapalım, hastane yapalım, iş alanı yapalım, bu insanların işsizliğini çözelim. Savaş en nihayetinde, çirkinliklerin önünü açar. Bunları bitiremezsek, silahları susturamazsak toplumlar, halklar arası kırılma maalesef her geçen gün derinleşir, derinleşecektir. Burada da umut ediyorum en kısa zamanda, en azından Yüksekova için ve birçok yer için, normalleşme adına bir süreç başlatılabilir diye umut ediyoruz.”

Burada arkadaşlarımızın, Yüksekova ilçe teşkilatımızın, halkın ileri gelenlerinin bizden beklentileri diyaloga geçmemiz ve normalleşmeye dönülmesi, hendek, barikatların kaldırılması. Orada da çalışmamızı sürdürdük. Bir gün içerisinde iki veya üç yeri dolaşarak bu çalışmaları sürdürdük.

Diyadin’e de gittik. Diyadin’de de benzer bir gelişme vardı. Benzer mahiyetteki konuşmalardır, tekrar kısımlarını okumuyorum. Demokratik özerklik, çatışma ve şiddete karşı genel tutumumuz, barışla ilgili genel tutumumuz:

“Ne elde edeceksiniz? Yüz bin kişi daha ölse ne elde edeceksiniz? Sonuç, dönüp dolaşıp barış ve müzakere masasına gelmeyecek mi? O masa bir gün önce kurulsa belki bir insanımız kurtaracağız. Askerin, polisin, gerillanın anasının ve babasının eli yüreğindedir. Hepsi ana baba evladı, hepsi candır. Bütün bunlar için değer mi? Konuşarak, tartışarak, müzakere ederek çözmek varken silahta ısrar etmenin bir anlamı var mı? Kürtler binlerce yıldır bu toprakların gerçeğidir. 1071’de Alpaslan Malazgirt’e gelmeden önce de Kürtler burada vardı.”

Diyadin’de konuştuğum için, özellikle orada atıf yapıyorum:

“O zamanlar da Kürt beyliklerinden destek alınarak Anadolu’nun kapıları açıldı. Kürtlerle ittifak yaparak bu başarıldı. 1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda, Çanakkale’de, Antep’te, Adana’da kim beraber savaştı? Kim göğsünü düşmana karşı beraber siper etti? Kürtler de Türkler de vardı. Madem vatanı ortak vatan yaptık. Madem beraber mücadele ettik, madem bu vatanın her karış toprağında bizler kanımızı ortak döktük, o halde eşit yaşamanın kime nasıl bir zararı olabilir? Biz sizin iradenizi, emanetinizi layıkıyla korumak için, gençler ölmesin diye seçildik. Eğer birileri fedakarlık yapacaksa, birileri canından vazgeçecekse o gençler olmasın; biz hazırız.”

aksam.com.tr’nin haberidir, Demirtaş’tan Kürt gençlerine flaş çağrı şeklinde: “Demirtaş, asla silahtan medet ummadıklarını ve kimseye silah kullanın demediklerini savunarak, hiçbir gencin silaha, şiddete başvurmamasını istedi.”

Parti tarihimizin en kalabalık mitingleridir bunlar aynı zamanda. İnsanlar ilgi göstermiştir. Ne diyeceğimizi ilgiyle dinlemiş, alkışlamıştır. Demokratik siyasete güvenlerini insanlar bir kez daha dile getirmişleridir. Bize görev vermişlerdir. Seçimde ve miting meydanında bizi sorumlu tutmuşlardır. “Siz bizim seçilmişlerimizsiniz, sorunları siz çözmelisiniz.” Bu sözü vererek, o meydanlardan parti otobüsüyle ayrılarak, bu konuda ne yapabiliriz diye sürekli tartışma içinde olmuşuz.

Hendekler konusunda hükümet ne yapacağını bilemezken biz ikna etmeye çalıştık

Bu açıklamaların, 500 sayfa 17.700 küsur ek içinde bir tanesini bulamazsınız. Tamam, beni hendek kazmakla, barikat bilmem ne yapmakla suçlamıyor savcı ama, ben özerkliği 10 yıldır istikrarlı savundum. Hendek, barikat ilk ortaya çıktığında da, hükümet daha ne yapacağını bilemeden, ben ve partim bütün bu yerleri gezerek ikna etmeye çalıştık ve kamuoyuna açık çağrı yaptık. Kapalı toplantılarda, parti teşkilatlarımız da orada, ne yapılması gerektiğini tartıştık hızlı bir şekilde. İkna edilecek, kendiliğinden kapatılabiliyorsa kendiliğinden kapatılma yolu, çok da uzamadan, çünkü Türkiye yeni bir seçime gidiyor, 1 Kasım’da seçime gidiyor, yeni bir siyasi umut doğuyor, parti yönetimimizin tavrı, HDP Genel Merkezi’nin oybirliğiyle aldığı kararla, PM’de ve MYK’de yürüttüğümüz çalışmalardır.

Niye yok iddianamede? Niye eklerde yok? Eğer kasıt değilse, benim fikirlerimi tümden heyetin önüne sunalım, heyet takdir etsin, 9 tane konuşmamızı fezlekeye dönüştürmüş peş peşe, ama ben sadece 9 konuşma yapmamışım ki. 90 değil belki 200 konuşma yapmışım o aralıkta. Peki bu 9’u niye seçilmiş? Niye bunlar cımbızlanmış?

Daha sunacağım çok sayıda konuşmalarım birlikte değerlendirildiğinde, ne demek istediğim anlaşılıyor. Başka türlü anlayamazsınız. Savcılık bunu, özellikle fezlekeyi hazırlayan kolluk, bunun altına imza atan savcılık tamamıyla çarpıtmıştır. Tek tek her birini size burada detaylı izah edeceğim, ne yapmaya çalışılmış.

Direniş demişim, hendek, barikat direnişi olarak yazmış. Biz, sokağa çıkma yasağı kaldırılsın, hendek, barikat kaldırılsın diye bir direniş başlattık. Ve bunu o kadar çok yerde anlattım ki. Ben o günlerde, ‘biz direneceğiz’ dediğimde beni dinleyen halk anlıyor, ne demek istediğimi herkes biliyor çünkü. Neyi başlattığımızı biliyor. Çünkü daha Eylül’ün ortasında başlattık biz o süreci. Sokağa çıkma yasakları başlayınca da sürekli bir faaliyete dönüştürdük.

Sokağa çıkma yasakları başlayınca ikna şansımız kalmadı

Sokağa çıkma yasakları sırasında ağır hak ihlalleri yaşanıyor, insanlar ölüyor, diyalog kurmamız da imkansız hale geliyor. Kimseyi ikna etme şansınız yok, çünkü giremiyorsunuz.

Dolayısıyla her yerde kapsamlı sivil itaatsizlik başlattık ve biz bunun adına direniş dedik. Aslında açıklamanın kendisinde de böyle izah etmişim de, “Demirtaş’ın hendek, barikattaki terör faaliyetini direniş olarak adlandırdığı ve destekler mahiyette konuşmalar yaptığı…“ Bu şekilde çarpıtılmış.

Hendek, barikat var diye demokratik özerklikten niye vazgeçiyormuşum?

Her fezlekeyi ayrı ayrı savunmaya başladığımda, ona ilişkin savunmalarımı sunduğumda daha iyi anlaşılacak. Hükümetin o dönemde yapmaya çalıştığı şuydu. Bizden, özerklikten vazgeçmemizi istiyorlardı. “İşte özerklik budur. Bak, özerklik hendek, barikattır, siz de çıkıp bunu lanetleyeceksiniz.”

Biz özerkliği savunuyoruz, biz hendek, barikata karşıyız, durdurmaya çalışıyoruz. Ama hükümet 10-11 yıldır istikrarla savunduğumuz bir siyasi projeyi, bu gerekçeyle “çıkacaksın, lanetleyeceksin” diye siyasi baskı yapıyordu. Biz de kendimizi anlatmaya çalışıyorduk. Kusura bakmasınlar yani, hendek, barikat var diye yıllardır istikrarla savunduğum demokratik özerklikten niye vazgeçiyormuşum? Ben hendek, barikatı eleştiririm. Kendi partimin programından vazgeçmemi nasıl dayatırsınız bana?

Hükümetin yaptığı kurnazlık buydu. Basının, yandaş medyanın yaptığı kurnazlık buydu. Hendek, barikat eşittir özerklik, dolayısıyla HDP’nin özerklik projesi budur dediler. Biz de iki şey yaptık; birincisi özerkliği savunmaya devam ettik. Bu ortamda dahi savunacağız dedik. Partide karar aldık. Çünkü bize geri adım attırmaya çalışıyorlar.

AKP’ye ‘başkanlık sistemini savunma’ diye baskı yapılsa geri adım atar mı?

Birileri çıkıp AKP’ye ‘başkanlık sistemini savunma’ diye baskı yaptığında geri adım atar mı? Atmaması lazım inanıyorlarsa. Biz de atmayacağız dedik. Demokratik özerkliği savunmaya devam edeceğiz dedik. Ama hendek, barikata da karşı çıkmaya ve kapatmak için uğraşmaya devam edeceğiz.

Yapacağımız üçüncü şey de; siviller katlediliyor, ağır insan hakları ihlalleri yaşatılıyor, sivil yerleşim yerleri yakılıp yıkılıyor ve biz halkımıza, seçmenimize sahip çıkacağız. Hükümeti de bu ağır insanlık suçundan dolayı teşhir edeceğiz. Üstüne gideceğiz, sert eleştiriler yapacağız. Bu konuyu Parlamento dahil, uluslararası alanlarda dile getireceğiz, hükümeti de buradan, en azından geri adım atmaya zorlayacağız ki, hak ihlalleri yapmasın.

Cenazenin 8 gün ortada kalmasının hendekle, özerklikle ne alakası var?

Yüzlerce sivil katledildi, hepsi dosyalarda olduğu için tek tek burada okuyacağım, anlatacağım. Bebekler de katledildi. Yaşlı kadınlar da katledildi. Cenazeleri de günlerce, çürüyene kadar sokaklarda bekletildi. Cenazenin alınmasına izin verilmedi. Sokağa çıkma yasağı var denildi. Keskin nişancı kurşunuyla katledilmiş bir kadın 8 gün boyunca sokakta kaldı, cenazesi çürüdü toprakta. Damadı ikinci gün cenazeyi almak için evden çıktı, sokağa yürüdü, damadını vurdular, damadı da orada öldü. O cenaze de orada kaldı. Sekizinci gün, bizler Ankara’da girişimde bulunup Bakanlık, Başbakanlık, parlamento nezdinde kıyameti koparmamıza rağmen, cenaze sekizinci gün oradan alınabildi.

Bunun hendek, barikatla, özerkliği savunmakla, birilerinin eline silah almasıyla ne gibi bir alakası olabilir? Yaşlı. 76 yaşında bir kadın. Hepsini belgeleriyle ortaya koyacağım. Benim partim buna karşı nasıl sessiz kalabilir?

Silopi’de yaşandı bu. Bebekler öldürüldü. Ha, denilecek ki “oradaki teröristler de öldürmüş olabilir.” Olabilir. Oradaki eline silah almış insanlar da öldürmüş olabilir. Bu, oradaki cenazeye hakaret yapma hakkını mı verir hükümete? Bu benim susma, buna boyun eğme mecburiyetimi mi ortaya çıkarır? Ben buna katliam dedim, ben buna zulüm dedim diye hendek, barikatı mı savunmuş olurum?

O kadar acı şeyler yaşandı ki, hiçbirinizin bunlardan haberi yok

Açıklamalarımın tamamı bunlarla ilgilidir. Ve o kadar acı şeyler yaşandı ki… Hiçbirinizin bunlardan haberi olmadığından eminim, çünkü okuduğunuz gazetelerde ve izlediğiniz gazetelerde yoktu. Bizler ancak, tuttuğumuz arşivle bunları belgeledik. Hem ulusal mahkemelerde hem de uluslararası mahkemelerde bunun yargılaması devam ediyor.

AİHM tahmin ediyorum ki, yakın zamanda bununla ilgili çok ciddi bir karar verecek zaten. Karar ne yönde olacak göreceğiz, ama ağırlıklı ihlal kararı olacağından şüphem yok. İnsanlık suçu dediğimiz şeyler işlendi, insanlık suçu. Uzun uzun bunları anlatacağım, yeri geldiğinde hepsine değineceğim.

Sayın Başkan biz bunları konuşurken, anlatırken bu bana fezleke hazırlayan savcılar sadece 9 fezleke değil, Cumhurbaşkanı’na hakaret, güvenlik güçlerine hakaret, Başbakan’a hakaret, hükümete hakaret… Bunlarla ilgili çok sayıda dava asliye ceza mahkemelerinde devam ediyor. Mardin’de, Diyarbakır’da devam ediyor. Cizre’de yaşananlarla ilgili yaptığım konuşmalardan dolayı.

“Türk askeri, polisi sivil öldürmez” diyenler 15 Temmuz’a ne diyecek?

Ne dediler biliyor musunuz? “Siz orada devletin askerinin, polisinin sivil insan öldürdüğünü, katlettiğini söyleyemezsiniz, hakaret edemezsiniz. Teröristler sivilleri öldürüyor, güvenlik güçlerimizin üstüne atıyorsunuz. Türk askeri, polisi sivil öldürmez.”

6-8 Ekim’de de bu söylenmişti, hendek, barikat döneminde de söylenmişti. 15 Temmuz için ne diyeceksiniz? Öldürenler Amerikan askeri miydi? Alman subayı mıydı? Sizin yargıladıklarınız acaba Fransız polisi mi?

Gerçekçi olalım. Bunlar Türk devlet yetkilerini kullandılar. Tamamı tutuklu, tamamı. Cizre komutanı, Sur, Silvan dahil olmak üzere, oradaki şehir operasyonlarını yöneten Adem Huduti dahil, Yüksekova komutanı, Nusaybin komutanı, Şırnak komutanı. Tek tek, isimleriyle birlikte, görevleriyle birlikte size anlatacağım. Hepsi darbeden tutuklu.

Bu ülkede hakim olduğunuza, insan olduğunuza utanacaksınız

Emniyet amirleri, hepsi açığa alınmış tutuklu. Aralarında kaymakamlar var, FETÖ’cü olarak tutuklu. Ve bunlar hendek, barikat bahanesiyle bizim sorunu diyalogla çözmemizi engellerken, içeride de bir vahşet, Bosna gibi bir katliam yapıyorlardı.

Abarttığımı düşünmeyin. Hepsini burada tek tek anlatacağım. Madem dava açıldı bana, madem ben hükümet yetkilileri ve devlet görevlileri demek suretiyle örgüt propagandası yapmışım, o halde anlatayım. Anlatmam lazım. Başka türlü içinden çıkamayız. Ne vahşetler yaşandığını göreceksiniz. Bu ülkede hakim olduğunuza utanacaksınız. İnsan olduğunuza utanacaksınız.

Ben utandım. İnsanlık vicdanı, ahlakı taşıyan herkes utanır. Ben utandım. Aylarca uyuyamadığımı hatırlıyorum. Neler yaşandı, biz anlatamadık. Dile getirilemez şeyler yaşandı. İnsanların namuslarıyla, onurlarıyla… Yeri geldiğinde anlatayım. Belgeleriyle, bilgileriyle anlatayım.

Şunu da demişim mesela. Cumhuriyet gazetesindeki açıklamam: “Devlet operasyon yapabilir. Sivil yerleşim yerlerini bu şekilde yıkmak savaş suçudur. Devlet, elinde silah bulunana karşı hukuk çerçevesinde operasyon yapabilir. Ama sivilleri katledemez, sivil yerleşim yerlerini yıkamaz.”

İddianamede bu açıklamayı bulamazsınız mesela. Devletin güvenlik güçlerini katil ilan ettiğim, bu şekilde örgütün propagandasını yaptığım, hendek, barikattakileri savunduğum, bunların hepsi. FETÖ bunu yaptı da, bu dönemin savcıları bunları nasıl yaptılar? Halen görevdeler. Vicdanları bunu nasıl kaldırıyor? Cizre’de görevdeydi bu savcılar. Diyarbakır’da görevdeydiler. Onlar da duydular, onlar da gördüler. Siz duymadınız, gazete ve televizyonlar aktarmıyordu çünkü. İzleyemiyordunuz. Ama orada yaşayan gördü bunu. Neler yaşandığını kulaklarıyla duydu.

Benim Diyarbakır’daki evim Sur’a 10 km uzaklıktadır neredeyse. Aylarca çocuklarım, eşim, evde bulunduğum dönemde ben, uyuyamadık. Tank atışlarının seslerinden. Doğup büyüdüğüm evler, mahalleler yıkılırken, her gün oradan bir çocuğun cenazesi, bir sivilin cenazesi, mahalleden bir yaşlının cenazesi çıkarken herhalde bir tek ben görmüyordum. Bana bu soruşturmayı açan savcı da görüyordu. Bunu nasıl yaptılar, anlayamıyorum.

Bizi bu şekilde suçlarken, birkaç ay sonra ülkede darbe yapacak olan bu katillerin orada insanlarımızı katledişlerini nasıl izlediler, inanamıyorum; bir hukukçu olarak inanamıyorum.

Cemaatçi, FETÖ’cü şucu bucu yaptı da, bu savcılar nasıl yaptı anlamıyorum. Ve bir de yasa çıkardılar parlamentodan. Çünkü kendilerini güvenceye almak istediler. Dediler ki, biz sivil yerleşim yerlerinde operasyon yapıyoruz, sivil kayıplar olabilir. Sivil yerleşim birimleri yıkılabilir. Yarın bir gün bizi bundan sorumlu tutabilirsiniz. Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla, AKP Hükümeti bunlara özel dokunulmazlık yasası çıkardı, şehir operasyonları devam ederken. Orada ortaya çıkabilecek hiçbir idari sorumluluk güvenlik güçlerine atfedilemez diye. Bu nedenle yargılayamazsınız onları artık.

Parlamentoyu bombalayan Kürtleri mi, sivilleri mi öldüremeyecek

15 Temmuz’da parlamentoyu bombaladığına inanıyorsunuz, ama hendek, barikat olaylarında Cizreli 76 yaşındaki bir Kürt kadınını öldürmüş olmaları ihtimali kabul görmüyor. Bu nasıl bir anlayıştır ya?

Bu adamlar parlamentoyu bombalayabiliyor, Kızılay’a bomba bırakabiliyor da, herkesin gözlerinin uzağında, sokağa çıkma yasağının olduğu, hiç kimsenin orada ne olup bittiğini bilmediği bir yerde, Kürtleri mi öldüremeyecekler yani. Hiç mi ihtimal yoktu? Tek biriyle ilgili soruşturma yoktur. Yüzlerce sivil katledildi, yüzlerce. Yakıldı. Diri diri yakıldı. Kayıtlarıyla size dinleteceğim burada.

Umarım kabul edersiniz, burada ses kaydını dinletiriz. Çünkü telefonun bir ucunda bodrumda “Şu anda ateş ediyorlar, çıkamıyoruz” diyen DBP Parti Meclisi üyesinin sesi var, yanmış cenazesi tanınmadığı için, ailesi tarafından aylar sonra DNA ile tespit edilebilen kişinin sesi var. Telefonun bu ucunda bir milletvekilimiz, bir ucunda Bakan var. Yine de onu o bodrumdan çıkaramadık. Diri diri yaktılar. Telefondaki çığlıkları kayıtlıdır. Herhalde onları, burada herkesin huzurunda dinletemem sizlere, sunacağım, sizler dinlersiniz.

15 Temmuzu yapanlar, niye Şırnak’ta, Silopi’de tek bir hukuk ihlali yapmamış olsunlar

Bunları yaptılar. Niye yapmasınlar? Bu ülkeye 15 Temmuz’da bunu yapanlar, niye Şırnak’ta, Silopi’de tek bir hukuk ihlali yapmamış olsunlar? Tek bir tane. İhtimal midir? Hiçbiri yargılanmıyor. Kim yargılanıyor? Bunları ortaya çıkaran, teşhir eden, üstüne giden, yapmayın diyen, katilsiniz diyen yargılanıyor. Ama katilin kendisi, 15 Temmuz olmasa şu anda madalyası göğsünde kahraman komutan, Cizre-Nusaybin operasyonlarının kahraman komutanı diye madalyayla dolaşıyor olurlardı. Muhtemelen Saray’da kendilerine madalya takdim edilmiş olurdu. Ki bir kısmına, isim verilerek de teşekkür edildi o dönemde. Adem Huduti başta olmak üzere.

O katillere teşekkür edilirken biz kahrolduk

Biz kahrolduk. Kusura bakmasın kimse, kahrolduk. O katillere teşekkür edilirken, kahrolduk. Devletin hukuku vardır. Biri eline silah alır, devlet hukuk içinde hareket ettiği için devlettir, o kişi hukuk içinde hareket etmediği için yasa dışı örgüttür. Ona müdahale ederken, kanunun sana verdiği yetkiler çerçevesinde müdahale edersin. Biz bunu söyledik, bunu savunduk. Bizi dinlemiyorsanız, diyalogla çözemiyorsak, izin veriyorsanız sivilleri böyle katletmeyin. Ve onlara açık açık teşekkür edildi bu ülkede, o katillere.

15 Temmuz’da ortaya çıktı. Halen inanmıyorlar, insanlar halen Cizre’de bunların sivilleri katlettiğine inanmıyorlar. Çünkü Türkiye toplumu Cizre’de ne oldu, ne bitti bilemedi. Biz bildik. Sadece biz bildik. İnsanlığımızdan utandık.

Ama bunlar ortaya çıkacak. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşıdık, Birleşmiş Milletler’e de taşıdık. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de taşıdık. Tamamı da kaydedildi. Avukatlarımız hepsini belgeledi. Otopsi raporlarından kimyasal incelemeye kadar. Tanık beyanlarından video görüntülerine, fotoğraflara kadar. Hepsi belgelendi.

Bunların bir kısmını da sizlere yeri geldiğinde anlatmaya çalışacağım.

Genelkurmay Çatı Davası iddianamesine bakın

Öğleden önceki duruşmada demokratik özerkliğin partimiz açısından, şahsen de siyasi düşüncem açısından ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Akabinde bazı ilçelerde hendek ve barikatlar ortaya çıkınca parti olarak benim başkanlığımda bir heyetle çok sayıda ilçeye yaptığımız ziyaretlerde ve mitinglerdeki konuşmalarımı hatırlattım. Ve o dönemde özellikle ortaya çıkan ağır hak ihlallerinin ört bas edildiğini, hatta bir kanun çıkararak bu kişilere, yani sivil katliam yapan, işkence yapan, insanlık onuruna aykırı muamelede bulunan güvenlik görevlilerine muafiyet sağlandığını hatırlattım.

Şimdi avukatlarım talep kısmında da belirtecekler. Yanılmıyorsam, Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde de devam eden bir darbe davasında, Genelkurmay Çatı Davası’ndaki iddianamede şu şekilde iddialar ve ithamlar var yargılanan sanıklarla ilgili. Özellikle hendek, barikat döneminde şiddetin artması, yıkımın artması, halk tepkisinin artması için o bölgede görev yapan sanıkların özel gayret sarf ettikleri. Bu şekilde ülkede bir siyasi irade ve idare boşluğu görüntüsü oluşturmaya çalıştıkları, ordunun inisiyatifi ele geçirdiği izlenimini yaratmaya çalıştıkları, hukuku ve hukukun gerektirdiği yetkileri aşarak, aşırı güç kullanarak, aşırı güç kullanma sureti ile sivil yerleşim yerlerini tümden yıkmak sureti ile ülkeyi darbe koşulları ortamına hazırladıkları suçlaması var. 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Genelkurmay Çatı Davası.

İddianameyi okumadım. Avukat arkadaşlar bilgi olarak aktarıyorlar. Belki talepler kısmında avukat arkadaşlarım ifade ederler. Mahkemeniz belki de hakimdir. İddianameden bilgi sahibidir. Ama istenirse ve orada incelenirse, belki orada bu kişilerin gerçek amacının ne olduğu veya bir taşla kaç kuş vurmuş olduklarını, tabiri caiz ise, daha iyi anlamış oluruz. Çünkü o dönemde bakın parlamentoda, Genel Kurul kürsüsünde konuşma yapan arkadaşlarımın konuşmaları var. Onları da getirteceğim, mahkemeye sonraki celselerde sunacağım.

Arkadaşlarım şunu söylüyor. Genel Kurul kürsüsünde konuşuyorlar. Diyorlar ki, örneğin İdris Baluken’nin konuşması var:

“Şu anda Cizre’de, Diyarbakır Sur’da sokağa çıkan tanklar, yarın bir gün İstanbul’da sokağa çıkar. Eğer siz oraya o kadar inisiyatif tanırsanız, gereksiz yere, iç harekatta yurttaşa karşı tank kullanılmasını bu kadar rahat bir şekilde desteklerseniz ve bunlara da korunacağı şekilde, her türlü suçtan muaf olacakları şeklinde bir yasa çıkarırsanız, ülkeyi ordu vesayeti ile darbe koşullarına götürürsünüz.” Tutanaklar yine yerinde. Meclis tutanaklarına bakacağız.

(AKP sıralarından sataşmalar) “Sen önce terörün hesabını ver. Sen önce hendek, barikatın hesabını ver. Sen ordumuza laf etme askerimize, polisimize. Sen kimsin?” (Sataşmalar devam ediyor).

Dinlemek isteyen kimse yok ki karşımızda. Anlamak isteyen kimse yok ki. Şimdi biz bu hendek, barikat meselelerinde, olayları vakaları, internet sitelerinden, sosyal medyadan okumadık. Bizatihi, sokağa çıkma yasağı, giriş çıkış yasağı olduğu için hiç değilse ilçelerin sınırından, dışından bizatihi gidip gözlemlemeye çalıştık. Duyduk, oradaki insanlarla konuştuk. O yerelde bulunan sivil halk ile telefon görüşmeleri yaptık. Bunların bir kısmını da kayıt altına aldık. Delil olarak kullanılmak üzere.

Durum şuydu: Şimdi bir devlet, egemen bir devlet kendi sınırları içerisinde münhasıran silah taşıma yetkisine sahip tek kolluk gücünü oluşturma hakkına sahiptir. Bunun dışında herhangi bir silahlı grup yasa dışı olur, efendim çete olur, terör örgütü olur, mafya olur, kim olursa olsun hukuk çerçevesinde müdahale edilir. Yasalar bunun sınırını çizmiş. Polis kanununda var. İşte Jandarma kanununda, iç tüzüğünde var. Ha keza Kara Kuvvetleri eğer iç harekâtta kullanılacaksa, bunun şiddet kullanma, yani devlet şiddeti ve zoru kullanmasının sınırları var. Bu tümüyle şiddeti bertaraf etmeye uygun araç ve vasıtalarla, orantılı bir şekilde, mümkün olan en az yurttaşa veya işte silahlı mukavemette bulunan kişilere, şahıslara en az zarar verecek şekilde bertaraf edilmesidir. Hukuk çerçevesinde bu yapılmalıdır. Her vaka da ayrı ayrı incelenmelidir. Yetki sınırı aşılmış mı, silah kullanma sınırı aşılmış mı? Bunların incelenmesi lazım.

Kara Kuvvetleri’ne ait tank, paletli tank, bir tane de değil onlarca tank, Diyarbakır gibi 1 milyon 200 bin nüfuslu bir şehrin merkezinde 3 ay boyunca atış yaptı, paletli tank. Şimdi normal mantıkla bakan bir insan, parlamenter, bir hukukçu, bir gazeteci, yani Ankara’dan İstanbul’dan da baksa orada bir tuhaflık olduğunu düşünmesi lazım. Onlarca paletli tank bir büyük şehrin merkezinde 3 ay 4 ay nasıl her gün onlarca atış yaparak, top atışı yaparak nasıl bir operasyon yürütüyor? Acaba sınırları aşıyorlar mı? Sadece gerçekten tank atışıyla mı bu operasyon yürütülebilir, durdurulabilir? Yoksa burada bir yetki aşımı ya da orada başka bir niyet mi var?

6-8 Ekim olayları darbe koşulları oluşturmanın bir denemesiydi

Bizim gördüğümüz şuydu. Ordu, özellikle Kara Kuvvetleri sahaya inmemek için direndi. Neden? Yasa istiyoruz dedi. Önce kendilerini güvene almak istediler. Genelkurmay Başkanı’nın açıklamaları var. Biz sivil yerleşim yerlerine Kara Kuvvetlerini, işte tank, paletli tank gibi ağır zırhlı araçları sokarsak, sivil yerleşimde siviller zarar görebilir. Dolayısı ile biz bu riski almak istemiyoruz. Akabinde yasa çıkarıldı ve inisiyatif orduya geçti. Peki, ordu dediğimiz bir bütün müydü? Bütün olmadığı zaten ortaya çıktı.

İşte ülkede bir darbe mekaniği, darbe koşulları nasıl oluşturulur, 6-8 Ekim olayları bunun bir denemesiydi. Hendek, barikat olaylarında sorunun çözümüne gelince; orada bir sorun yok mu, var; egemen devletin işte hukukun ihlali yok mu, var. Düzeltilmesi lazım. Fakat bunun tek yolu paletli tank değil herhalde. Mesela bizim yapmaya çalıştığımız diyalog bir yöntemdir. İkna bir yöntemdir. Olmadı askeri operasyon, polis operasyonu hukuk çerçevesinde başka bir yöntemdir.

Ama nasıl bir hafta on gün içerisinde paletli tank aşamasına geçildi? Niyetleri gerçekten hendek, barikatı kapatmak mı? Oradaki silahlı grupları etkisiz hale getirmek mi? Yoksa Türkiye’de ordu şehirlere indi, şehirlerde tank var, siyasi inisiyatif zayıfladı, ordu inisiyatif aldı görüntüsünü oluşturmak mı? Bunun iyi hesap edilmesi gerekiyordu. O günlerde Meclis kürsüsünden arkadaşları bunu ifade ediyordu. Ben basın toplantıları ile bunu anlatmaya çalışıyordum. Ya bu kadar heves ile, heyecan ile Türkiye’nin önemli bir kısmı oradaki yıkımı nasıl destekleyebilir? Oradaki yıkıma karşı çıkmak hendek, barikatı desteklemek değildir ki. Hendek, barikatı hep birlikte eleştirelim ve çözüm bulalım. Oradaki insanlar bizim yurttaşlarımız, düşman değiller.

Vatandaş TCK’nın Ceza Muhakemeleri Kanunu’na göre yargılanır. Cenevre Savaş Sözleşmesi’ne göre yargılanmaz, düşman değil çünkü. Suçlu varsa, kanunu uygular, kanunun dışına kim çıkarsa, o da suç işlemiş olur.

Orada ağır suçlar işleniyordu o dönem. Cumhurbaşkanı, muhalefet partileri ve Başbakan Davutoğlu öylesine bir hararetle bunu savunuyorlardı ki: Taş üstünde taş omuz üstünde baş konulmasın. Yüksek binalar dahil olmak üzere uzaktan atışla hepsini yıkacağız, (Erdoğan’ın açıklaması.)

İşte yargılanıyorlar, suçlu olup olmadıklarını siz belirleyeceksiniz, ama ben şahsen Huduti Paşa olsaydım, bundan daha ballı bir açıklama düşünemezdim yani. Tam da Cumhurbaşkanı bana “vur kır, yasa da verdik sana kardeşim, taş üstünde taş koyma; Nusaybin’i mi yıkarsın, Cizre’yi mi, Sur’u mu… zaten senin artık’’ diyordu. Zaten bu adamlar sana karşı darbe planı içerisinde. Sen de kendi ağzınla, kendi isteğinle o adamlara “İstediğini yap kardeşim orada. Yak, yık’’ demişsin. Darbe planı herhalde 14 Temmuz’da ya da 13 Temmuz’da yapılmadı, yarın biliyorsunuz ortaya çıkacaktır, ama bütün bunlar onların safhalarıydı, bir taşla birçok kuş.

Ordu yeniden inisiyatif aldı

İşte sonuna kadar nefret ettikleri HDP’yi yok etmek, özellikle HDP’ye sempati duyan, oy veren Kürtleri yok etmek Cemaat’in elde etmek istediği bir sonuçtu veya darbecilerin diyelim. Bu yönüyle hükümete sanki destek oluyormuş, terörle mücadele ediyormuş görüntüsü altında hükümetin altını boşaltmak, kuyusunu kazmak başka bir sonucu, işte son yıllarda ordunun sivil siyaset karşısında gücünü yitirdiği, inisiyatifini kaybettiği ve yeniden toparlanma, sivil siyasete karşı güç elde etmek istediği tartışmalarının olduğu günlerde, yeniden ordunun inisiyatif aldığı günlerin görüntüsünü oluşturdu.

Hükümetin kendilerine güveneceği, Cumhurbaşkanı’nın kendilerine güveneceği, yüzde yüz güven duyacağı bir izlenim yaratmak, “Çünkü sen ‘vur’ diyorsun, biz öldürüyoruz. Bu kadar bağlıyız sana.’’ Hiç bir şüphe duymayacak şekilde hükümete ve Cumhurbaşkanı’na bağlılık operasyonları yapmak bu. Evet çok sayıda güvenlik görevlisi orada maalesef yaşamını yitirdi, çok sayıda kendine YPS ismini veren gençler, silah almış eline, hendek, barikat kazmış, yaşamını yitirdi. Sivil yurttaşlar, olaylarla hiçbir bağlantısı olmayan, o mahallede yaşayan, bebeğinden yetmiş altı yaşına kadar yaşamını yitirdi. Onlar acı faturalar, acı sonuçlar, bu insanları geri getiremeyeceğiz. Hepsi de bizim yurttaşlarımız.

Düşüncesi, eylemi suç olur, başka bir konu, ama öldüler, birbirini öldürdüler, siviller öldü vs.

Bütün bunlardan sonra aklı başında bir devlet yönetimi iyi muhasebe yapmalıydı, 6-8 Ekim’de yapamadığını. Çünkü orada iyi muhasebe çıkaramadılar. Orada ortaya çıkan tabloyu iyi okumadılar. Dün de anlattım, ucuz bir politikayla “HDP’yi, Demirtaş’ı suçla, gitsin oradan, siyasi rant elde ederiz, kim yapmışsa yapmıştır canı cehenneme” deyip kapattılar. Ama altında bunların olduğundan hiç şüphemiz yok. Artık hendek, barikat meselesinde de böyle yaptılar, büyük bir zafer havası yarattılar, insan kendi yurttaşına karşı zafer kazanır mı? Diyarbakır/Sur halen iki üç mahallesi kapalı, giriş çıkışlar yasak halen, öyle yıkılmış, ancak uçakla inişlerde görebiliyoruz.

Doğup büyüdüğüm mahalle yok, devasa boş bir alan dozer, greyderlerle temizlenmiş, bildiğimiz o tarihi Sur içi uçaktan gördüğünüzde bomboş, çöl gibi. Cizre’nin birkaç mahallesi aynen bu şekilde. Nusaybin’in büyük üç dört mahallesi bu şekilde dümdüz. Yüksekova’nın iki mahallesi… Bizzat gidip gördüm, aynen bu şekilde dümdüz… Peki yani bunu yaparken, bu insanlar, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan Kürtler zaten çözüm süreci bittiği için sıkıntılı günler yaşarken, hendek, barikat gerekçesiyle bunların evini başına yıkıyorsun, yaşadığı yerleşim yerini, işyerini evindeki eşyalarıyla birlikte havaya uçuruyorsun, bunun devletle olan aidiyet bağının acaba yeterince kopmadığını düşündüğün için, daha fazla kopsun diye mi yapıyorsun, sorulması lazım.

Öylesine büyük kırılmalar yaşandı ki, Mecliste yaptığım konuşmaları burada uzun uzun okumayacağım. Ben 44-45 yaşına geldim, bütün gençlik yıllarım sıkıyönetim ve OHAL dönemi ile geçti. 2002’ye kadar, 2002’de kaldırıldı. Birçok duygu kırılmasının yaşandığı anlara tanık oldum siyasi hayatımda da, ama o dönem yaşanan kadar siyasi kırılmayı hiçbir zaman görmedim.

Kürtlerin duygu kırılması

Biz bu devletin gerçekten yurttaşı mıyız? Bizim yurttaşı olduğumuz, vergi verdiğimiz devlet günü geldiğinde bize bunu yapacak ve kimse hesap sormayacak mı? Ben 6 milyon oy almış bir partinin Genel Başkanı’ydım ve her yerde teşkilatımız vardı; şahsen de gittiğim yerlerde insanlar yakama yapışıp bunu soruyorlardı. Niye bunun hesabını sormuyorsunuz? Tamam biz devleti eleştiriyoruz, hükümeti eleştiriyoruz, daha doğrusu politikalarına karşıyız, fakat düşman değiliz, bize bugün bunu yapan yarın ne yapacak?

“Siz nasıl barış diyeceksiniz?” bana sordukları soruydu. Nasıl barışı savunacaksınız? Barış demenizi istemiyoruz. Aynen bu şekilde cümleler ediliyordu. Yani duygu kırılması hesaplanan bir şeydi. Elde edilmek istenen sonuçlardan biriydi. Dedim ya; bir taşla birçok kuş vurulabilecek bir şekilde operasyon planlandı, hani hendek, barikatı kazanlar bunu öngördüler mi veya bütün olayların bu kadar büyüyeceğini öngördüler mi, bilemem.

Hiç biriyle ne diyalogumuz olabildi, ne de sonlanması için şahsen ben girişimde bulunabildim. Başka arkadaşlarımı görevlendirdim, girişimde bulundular. Bazı yerlerde çözdüler, onu anlatacağım, ama neticede Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasa’da bir hukuk devleti olarak belirlenmiş. Devlet aylarca hukuku askıya aldı. İnsancıl hukuk dediğimiz hukuku askıya aldı, insan hakları ilkelerini askıya aldı, Anayasa ve TCK’da suç olarak tanımlanan bütün hak ihlalleri dediğimiz kuralları askıya aldı, herkesin gözünün önünde gerçekleşti. Hala da toparlandığını düşünmüyorum.

Ben bir buçuk yıldır Edirne’de bir hücredeyim, ama çok sayıda mektup da alıyorum, takip etmeye çalışıyorum. Birçok şey halen toparlanmış değil, duygu kırılması… Yani şöyle anlaşılmasın; insanların tamamı hendek, barikata destek bekliyordu, orada operasyon yaptın, duygu kırılması. Hayır, insanlar hendek, barikatı da eleştiriyordu. Aynı duygu kırılmasını yaşayanlar onun da kapanmasını istiyorlardı, ama bunu da hak etmedik diyorlardı. Başımıza bunun gelmesini hak etmedik diyorlardı.

Bununla ilgili bütün bu hendek, barikat sürecinde arkadaşlarım, bizler, operasyonlar devam ederken parlamentoda araştırma önergeleri, soru önergeleri verdik, konuşmalar ve görüşmelerle bunları durdurmaya çalıştık. “Burada bir felaket var, siz farkında değil misiniz ne olduğunun veya ne olacağının” dedik. Hiçbir uyarımızı dikkate almadılar. Yaptığımız konuşmaların tamamı da fezleke olarak arkadaşlarıma ve bana geri döndü. Ve biz bunlardan yargılanıyoruz. 9-10 tane fezleke sadece bu açıklamalarım ile ilgilidir.

Dertleri 7 Haziran’da kaybettikleri iktidarı geri almaktı

Bizi şu pozisyona sokmaya çalıştılar; tabanımızla karşı karşıya getirmeye çalıştılar, kendisine oy vermiş insanların evi yıkılırken veya top atışlarıyla iş yerleri yaşam alanları yıkılırken sahip çıkamayan parti pozisyonuna sokmaya çalıştılar. Kendi tabanımız nezdinde bu şekilde karşı karşıya getirmeye çalıştılar. Demokratik özerklik projesini inkar eden, kendi siyasi programına sahip çıkamayan parti pozisyonuna getirmeye çalıştılar, hendek, barikatın sorumlusu parti pozisyonuna getirmeye çalıştılar.

Bütün bu olup bitenlerden elde etmek istedikleri siyasi sonuç en nihayetinde 1 Kasım seçimlerinde hızlı ve etkili bir sonuç almak, 7 Haziran’da kaybettikleri iktidarı yeniden elde etmek, sonrasında da yaratılan şiddet, korku ortamı üzerinden de iktidarını sağlama bağlamak. İktidar bunun peşindeydi. Halka ne oluyor, kim kuyusunu kazıyor? Ne bunu düşünecek haldeydiler, ne de ülkede olup bitenleri okuyabilecek siyasi yetenekleri ve basiretleri vardı.

Açıklamalarda sıkça geçeceği için göreceksiniz, ama 28 Aralık 2015 tarihli El Cezire internet sitesinin bir kısmında röportajı yapan gazeteci soruyor: ‘‘Direnişi büyüteceğiz açıklamanız ve birkaç gün önce de söylediğiniz barikatların arkasındakilerin ellerinde hafif silahlar var sözleri şiddeti meşrulaştırdığınız gerekçesiyle eleştiri konusu oldu, ne demek istediniz?’’

Ben de bu röportajda şunu demişim. Her iki cümle de böyle bağlamından ayrı düşünülürse, tabii ki başka anlamlara gelir. Birincisinde, halk ne kadar barışa sahip çıkarsa şiddeti o kadar hızlı durdururuz. Dolayısıyla biz bu savaş politikalarına karşı direnmeliyiz dedim. Direnişi büyütelim derken de sivil halk eylemleri, zılgıtlar, kim nasıl katılıyorsa diye bir çağrı yaptım, gidelim hepimiz barikatların arkasında savaşalım anlamında bir direniş çağrısı yapmadım, kimse de böyle anlamadı. Bu, savaşa karşı bir direnişi büyütme çağrısıydı, hala da ısrarcıyım, tekrarlıyorum demişim.

Fezlekelerin birçoğunda bu kullanıldığı için, yeri geldiğinde tekrar açıklayacağım, ama bir şey de ifade etmişim, bu barikatların arkasındakilerin ellerinde hafif silahlar var. Bir soru soruldu bana ve dendi ki, siz oradaki yıkımlardan güvelik görevlilerini sorumlu tutuyorsunuz, ben de dedim ki paletli tank, daha ağır silahlar kullanan güvenlik güçleri, barikatların arkasındakilerin ellerinde de hafif silahlar var, tank- mank yok, dolayısıyla tank atışıyla yıkılabilecek o yüksek binalar, büyük cami kubbeleri gibi yerler nasıl oluyor da bu hafif silahlarla yıkılıyor? Demek ki, tank-top atışı yapılıyor, o yüzden. Onların elinde hafif silahlar var, onlar masumdur, onların silahı hafif silahtır, dolayısıyla normaldir anlamında bir açıklama değildi, bunu bile soruşturma konusu yaptılar. Şimdi insan ancak art niyetle veya ön yargı ile düşünürse bu şekilde sonuçlar çıkarabilir. Röportajda altını çizerek belirtmek zorunluluğu hissetmişim ki, ilgili fezlekeler geldiğinde ben detaylarıyla sizinle tekrar paylaşacağım.

Şimdi yine genel değerlendirmeme devam edeyim, çünkü her fezlekeye ilişkin ayrı ayrı uzun değerlendirme yapmayacağım, ki atıf yapayım bu savunmanın genel kısmına, sadece bu hendek, barikatla ilgili fezlekeler on tane çünkü.

Silvan hendekleri nasıl çözüldü?

Peki hendek, barikatlar kazıldığında şehir sokaklarında, mahallelerinde çatışmalar yaşandığında biz oturup izledik mi? İlk yaptığım şeyi söyledim; 12-13 ilçeyi gezip miting yaptık, kapatın, durun biz varız, dedik. Kimse silah kullanmasın diye gençlere çağrı yaptık, halk toplantılarıyla ikna etmeye çalıştık vs. olmadı.

Sokağa çıkma yasakları ilan edildi, bazı yerlerde sokak çatışmaları başladı, bazı yerlerde hızla yayıldı ve en nihayetinde o sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş yerlere ne kimse girebildi ne çıkabildi, orada olanlar orada kaldı, dışarıda olanlar dışarıda kaldı. Kiminde sokağa çıkma yasağı üç gün sürdü, kiminde dokuz gün. İlk etapta altı gün sokağa çıkma yasakları kaldırıldı, arkasından bir hafta on gün sonra kesintisiz üç ay, altı ay, beş aya varan kesintisiz sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Biz bu süre zarfında, her fezlekede yine ayrıca değineceğim, ama şunları yaptık. Örneğin Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde de hendek, barikat kazılmıştı, nasıl çözdük orada peki? Silvan Kaymakamı, Diyarbakır Valisi, onların da milletvekillerimiz üzerinden talepte bulunmaları sonucunda bana bir yol açtı, dendi ki biz Silvan’da bir diyalog ortamı kurabilirsek, ikna edilmelerini istiyoruz; hay hay dedik, biz de bunun için çaba sarf ediyoruz.

Diyarbakır milletvekili arkadaşlarım Nimetullah Erdoğmuş, Altan Tan, hatırladığım o gün görevlendirdiğimiz arkadaşlar Diyarbakır Valisi ile, biz de Ankara’da Efkan Ala ile görüşme yaptık. Onlar Vali’yle, Silvan Kaymakamı ile görüşme yaptılar, sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen ve giriş çıkış yasağı olmasına rağmen milletvekillerinin ilçe binamıza gitmesine izin verildi. Yöneticilerimiz çağırıldı, orada kendileriyle görüşüldü, ne yapabiliriz dendi, mahalledeki insanlara, hem sivil insanlara hem de elinde silah bulunduranlara nasıl ulaşılabilir ve Eşbaşkanımızın da bu konuda girişimleri var Ankara’da.

Biz burada çatışma olmadan hendek, barikatların kaldırılmasını, kendiliğinden sorunun çözülmesini istiyoruz. Diyarbakır milletvekilleriyiz, Silvan halkının da böyle talebi var biliyoruz. Parti ilçe teşkilatımız da bu konuda elinden gelen gayreti gösterdi. Böyle bir girişimde bulundular. Detayları ben tanıklar geldiğinde dinleteceğim, uzun uzun anlatsınlar size ne tür girişimde bulundular.

Silvan’da, yerelde yani, o Silvan İlçesi’nde operasyondan sorumlu askeri komutan, rütbesini hatırlamıyorum, bilmiyorum, tanıklarım detaylı anlatır size ama, onun da bu konuya sıcak bakması sonucunda diyalog kuruldu, mahalleler ve tümü benim bilgim dahilinde ve Ankara’dan da bizim koordine etmemizle kısa sürede bir uzlaşma sağlandı ve biz tamam hendek, barikatları kapatıyoruz dediler.

Güvenlik güçleri mahallelerden geri çekildi, akşama doğru veya ertesi gün tam hatırlamıyorum haber geldi, dediler ki, Silvan’da hendek, barikatlar kapatıldı. Televizyonda görüntüleri vardır. Güvenlik güçleri, tank vardı, çünkü ilk Silvan’a gelmişti, atış yapmadı bildiğim kadarıyla. Tanklar, askeri zırhlı araçlar Silvan’ın ana caddesinden tekrar Silvan çıkışına, kendi kışlalarına döndüler ve Silvan’da hendek, barikat kapatıldı. Çatışma olmadı, Silvan’da bir yıkım da olmadı, ciddi bir kayıp olmadı, küçük çatışmalar yaşanmıştı, kaç ölü yaralı var bilmiyorum, ama öyle büyük bir çatışmaya dönüşmemişti. Bir mahallede yanılmıyorsam bir çatışma yaşanmıştı. Böyle çözdük.

Sur’da çözümü kimler engelledi?

Biz aynı şeyi Sur için yapalım dedik. Dönemin Diyarbakır Valisi’ni tanık olarak isteteceğiz, mutlaka çağırmanız lazım, mutlaka. Sur Kaymakamı, Silvan Kaymakamı. Sur için de yapalım dedik. Bakın deneyelim, başarır mıyız başaramaz mıyız, fakat hani oranın milletvekilleri, Diyarbakır milletvekilleri mahallelere gönderebildikleri kişileri göndersinler, bir şekilde aracılarla haber ulaştırsınlar, bizim bu konudaki isteğimizi söylesinler, halkın beklentisini söylesinler.

İşte Diyarbakır Valisi, operasyonu yürüten komutan, güvenlik güçleri de bütün bu diyalog süreçlerinde önünü açacaksa, geri çekilecekse bunu da hemen kapatsınlar. Bu mesele şehir yıkılmadan, insanlar artık ölmeden diyelim ki, hendek, barikat meselesi Silvan’da olduğu gibi sonuçlandı. Diyarbakır’da da sonuçlandı diyelim, biz de en azından diğer ilçelerle ilgilenmeye başlayalım. Dönemin Diyarbakır Valisi, ismini hatırlayamadım bir türlü, çok özür diliyorum, Hüseyin Aksoy. Hüseyin beyin gayretleri oldu bu konuda. Yani Diyarbakır milletvekillerimiz onu tanıdı, kendisi de inisiyatif kullanmaya çalıştı. Fakat Sur’da, özellikle Sur’da ciddi bir güvenlik duvarı ile karşılaştı. İçişleri Bakanı dahi aşamadı.

Çünkü operasyonu yürüten komutan bizzat o, kendisiydi. En üst rütbeli komutan oydu. Hani Silvan’ı da öyle hızlı bir şekilde arkadaşlar büyük bir şeyle başardılar ki, herhalde müdahale edemedi diye düşünüyorum, yoksa onu da engellerdi. Fakat Sur’da asla buna izin vermeyiz dediler. Vali’nin kendisi ikna etmeye çalıştı. Diyarbakır Valisi kendisi, ben kendisi ile doğrudan görüşmedim, Nimetullah Erdoğmuş, Diyarbakır milletvekilimizdir, kendisi ile temas halindeydi sürekli.

Biraz kamuoyu yaratılsa, aslında belki sokağa çıkma yasağı kaldırılabilse, hani siz de tekrar temasa geçseniz vs. Sur da çözülse. Çünkü Sur da Diyarbakır’ın tarihi bir ilçesi, merkez bir ilçe, insanlar da bunu istiyor. Ben günlerce kamuoyu yaratabilmek için efendim yürüyüşler yaptım, çağrılar yaptım, açıklamalar yaptım. Bunların tamamı fezlekelerde de deniyor ki; hendek, barikata destek yürüyüşü. İşte Cuma namazı sonrası hem ben, hem Nimetullah Bey, kendisi emekli müftüdür aynı zamanda, Cuma namazını o kıldırdı, hem bir Cuma hutbesinde çağrı yaptı, ben de çıkışta otobüsün üstünde bir çağrı yaptım. O da fezlekeye dönüşmüş.

Çağrıların da tamamı, herkes bu ateşe bir damla su döksün, bu yangını söndürelim, barış içindir, işte sokağa çıkma yasağı kaldırılsın, ölümler durdurulsun diye uğraşıyoruz, halkımızı da bu konuda duyarlı olmaya davet ediyoruz. Başka bir etkinlikte de bir gün ve saat belirledik. Diyarbakır’ın her yerinden, yani artık 6-8 Ekim’de hani sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer misali, altını çize çize tek bir şiddet eylemi olmadan, tek bir provokasyona mahal vermeden, Diyarbakır’ın her yerinden Sur ilçemize doğru sokağa çıkma yasağının kaldırılması talebiyle yürüyüş yapılsın. Bu da ayrı bir fezlekedir.

Bunların tamamı biz diyalog kurabilelim, işte orada sokağa çıkma yasağının kaldırılması konusunda en azından güvenlik bürokrasisi ikna edilebilsin diyedir. Sanki sivil bürokrasi buna razı fakat güvenlik bürokrasisini aşamıyorlar. Hani biz de bir kamuoyu oluştursak, bunun önü açılacak gibi bir şey var. O dönemde Ticaret Sanayi Odası, Diyarbakır Barosu, İHD, Mazlum-Der gibi insan hakları örgütleri ve çok sayıda başka sivil toplum örgütleri girişimde bulunuyorlar. Hepsi sokağa çıkma yasağı kaldırılsın, biz de heyet gönderelim oraya, biz de diyalog kuralım diyor. Hani Sur yakılıp yıkılmasın, çünkü getirilen savaş araçları öylesine bir dizilmiş ki tüm ilçenin etrafına, her biri bir defa ateş yapsa şehir yıkılacak gibi duruyor. Ki üç ay boyunca ateş yaptılar ondan sonra. Çözemedik izin vermediler.

Efkan Ala: Orada anlaşılamayan bir şey var

Bakın Efkan Ala’nın kendisi aynen şunu söyledi. Tanıklarım dinlenecek, ki Efkan Ala dediğim gibi mutlaka gelmeli. Yani ben burada bilmem 150 yılla yargılanırken, o kendisi İçişleri Bakanı’yken, birlikte bu kadar görüşme yapmışız, uğraşmışız, çalışmışız. Tamam, kendisi sanık olmasın da tanık olsun.

Kendi beyanı şudur, Mecliste Darbe Komisyonu’na verdiği ifadede vardır. Diyor ki, milletvekilimiz Mithat Sancar’a yüz yüze ifadesinde de diyor ki, ‘ya hocam beni bile dinlemeyen kişiler var orada, Cizre’de, Sur’da. Kontrol altına almaya çalışıyoruz’ diyor. ‘Beni dinlemiyor adam’ diyor. ‘Şuraya diyorum ambulansla girecek, orada sivil yaralı var alacak, ambulansı sokamıyorum oraya. İçişleri Bakanı olarak bunu yapamıyorum’ diyor.

Meclis komisyonunda Mithat Sancar bizim adımıza komisyon üyesi olarak soruyor: 2011’de KCK operasyonları var, bugün herkes onların Cemaat’in operasyonu olduğunu söylüyor, ama siyasi sorumluluğunu hükümet üstlenmiştir. Biz arkasındayız, demişti. İkincisi, 7 Şubat 2012 MİT fezlekesi. En son, özellikle son birkaç yıldaki çatışmaların derinleşmesinde, Türkiye’de ortamın bu kadar kanlı ve acı verici bir hale gelmesinde, Cemaat’in, bu darbeci örgütlenmenin bu duruma gelmesi konusunda bilgileriniz nedir?

Basın huzurunda kendisine soruyor. Efkan Ala’nın cevabının ilgili kısmını okuyorum. Meclis tutanakları bunlar: Hocam, Lice’de şu kadar zamandır yol kazılmış. Neden onun tedbirini almıyoruz? Kiminle alacağım ben? Oradaki Jandarma komutanıyla, Jandarma komutanı bir aydır orada. Olmuş ve haber vermiyor. O işe göz yumuyor. Hem orada milleti zora sokmak için, hem bizi zora sokmak için. (Yanlış mı okudum, olmuş ama haber vermiyor.) Oysa 5 dakikalık iş, gittiği zaman, çağırdığı zaman, orayı hemen doldurabilecek. Bunu görevden alamıyorum.

Başka anlatımlarla birlikte gerisi teferruattı, vardı bazı şeyler. Uygulamadan kaynaklı bazı sıkıntılar vardı. Uyuşturucu ile ilgili sorunlar vardı, şunlar vardı, bunlar vardı. Ama asıl omurgasını önleyici tedbirler oluşturuyor, çünkü o gün de dikkat ederseniz, daha devam ediyordu… Mesela 17-25, 17- 25’te bitmedi. O ay, o gece bitmedi. Ama devlette görevli memur olarak ben bu politikaya karşıyım, eleştiriyorum, memurun kendisi bunu söylüyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bir demokraside. Ama bunlar oldu işte, o zaman biz de onlarla mücadele ettik ve onların gereğini olabildiğince sistem içerisinde yerine getirdik ki, şu zorlukları elbette hükümet olarak kabul ediyoruz. Orada anlaşılmayan bir şey var, kabul ediyoruz demiş.

Hükümetlerin eksiği gediği olmaz mı? Tabii ki böyle, ama maksimumu yapmaya çalışıyorsunuz, sistemin ve müttefiklerinin gücü bazen o kadar fazla oluyor ki, yani sürekli engel teşkil ediyorlar.

Mithat Hoca soruyor bu noktada, eksik kaldı sayın bakan, bu son 1 yılda özellikle savaşı, çatışmayı körüklemek, gerilimi daha yükseltmek için özellikle… Efkan Ala: Onu söyleyeceğim hocam. Mithat Sancar: Bu 2. Ordu ve 7. Kolordu’daki operasyonları… Efkan Ala: Biz orada – sizler de durumu yakından izliyordunuz – kaç kez gereksiz birtakım, yani vatandaş aleyhine olabilecek, bizim politikalarımız aleyhine olabilecek terörle mücadele, ama onu terörle mücadele olmaktan çıkaracak girişimlerin önlenmesi için kaç kez bizim bizzat, yani hükümet olarak müdahil olduğumuzu siz de yakından biliyorsunuz. Bunlara ilişkin bunu yaşadık, yani bunlar yaşandı, bunlar yaşanmadı diyemeyiz, ama yaşandığını bildiğimiz her birine de o anda soruşturma açtık, yani bağımsız, gerçekleri doğru dürüst ortaya çıkarabilecek soruşturmalar açtık. Bir kısmı da kabul edelim ki, zaten bu 15 Temmuz darbesinden sonra ortaya çıkıyor.

İçişleri Bakanı’nı dinlemeyen memurlar

Yani, daha öncesinden de bir sürü şeye hiç müdahil olmamışlar. Yani olaylar olmuş, ama güvenlik güçleri müdahil olmamış. Efkan Ala’nın sözlerini aktarmaya devam ediyorum:

Yani, olabildiğince orada hükümeti de zora sokacak, bu politikalarını da zora sokacak, “İşte, bakın, çözüm süreci ne menem bir şeydir” dedirtecek şeyleri yapmışlar. Yani, biz o dönemde hiç kimsenin elinden oradaki yetkisini almadık ki, yani asayiş konusunda, terörle mücadele konusunda, o başka, bizim uygulayacağımız politika. Onu sabote etmek için orada yapmaları gereken görevi yapmayanların veya müdahale etmesi gerekirken etmeyenlerin bir kısmı tespit edildi, bir kısmı da belki ileride tespit edilecek, soruşturmalar açıldı, incelemeler de yapıldı. Böyle bir sorunun olduğu çok açık. Siyasi boyut; bizim elimizde böyle bir bilgi yok. Yani “Bu darbede darbecilerin elinde şunlar da siyasi kanadıdır, siyasi boyutudur” diye benim şahsen elime geçmiş bir bilgi yok. Teşekkür ediyorum. İlgili soruya cevabını vermiş bitirmiş.

Efkan Ala’nın Meclis Komisyonunda verdiği beyan. Fakat arkadaşlarımızla yüz yüze görüşmede çok daha açık ifade ediyor. Sırrı Süreyya Önder’e, Mithat Sancar hocamıza, yani diyordu Cizre’de dinlemiyor beni adam. Dinlemiyor diyor. Polis, askerden söz etmiyorum, jandarmadan söz etmiyorum, polis, Emniyet teşkilatının polis memuru, komiser bile değil, dinlemiyor diyor. Emir veriyorum, Vali’ye diyorum ki, ara şu sokaktan çıksınlar, orada bilmem yaralı var. Günlerce yaptıramadım diyor, Sur’da yaptıramadım diyor. Peki, İçişleri Bakanı bunun farkında, orada vahim bir durum olduğunu görüyor, izliyor, gözlüyor. Tabii ki siyasi sorumluluğunu kapatmaz, örtmez.

Kendisinin de, hükümetin de aslında hukuki sorumluluğu var. Yani peki, hiç değilse HDP’lilerin dokunulmazlığını kaldırırken, elinizi vicdanınıza koyarak oy verseydiniz ya.

Davutoğlu söylüyor, onlar gereğini yapıyordu

Biz bunları eleştirdik diye yargılanıyoruz. Eleştirilerimin tamamı neredeyse buna dair. Hükümetin emri ile yapılan hiç bir insan hakları ihlalini, zulmü ben sessizlikle onaylayarak geçiştiremezdim. Onurumu, haysiyetimi yitirirdim. İyi ki de yapmışım o insanların, katledilmesi o insanların o şekilde zulüm görmesini duyurmuşum. Başka türlü nasıl zulmü önleyebilirdik. Bu kadar yapabildik, ne kadar önleyebildiysek.

Durdurmak mümkün mü? Sivil siyasetçileriz. 12 km dağ, taş asfaltı kapatmıştı panzerlerle, dağ taş milletvekili arkadaşlarımla Cizre’ye yürüdüm ben. Duracak dedim bu operasyon, duracak dedim, sokağa çıkma yasağı kalkacak, biz gireceğiz ve ikna edeceğiz, kapattıracağız. Önümüzü kesiyor. İşte güvenlik güçleri kesiyor, araçla gitmeye çalışıyoruz, önümüzü kesiyor, en son işte yürüyerek dağdan, taştan yürüdük. Basında vardır o gün, çok çıktı, işte efendim Demirtaş kendini dağa taşa vurdu bilmem ne. Bir şey yapamıyorduk. Biliyoruz orada bir facia yaşanıyor, ama Türkiye sessiz sakin, hükümet destekliyor, medya kör, sağır. Bir biz varız, yani oranın seçilmiş vekilleri benim partimden, belediye başkanı benim partimden. Kamu otoriteleri izliyor, savcı bir şey yapmıyor. Kaymakam ya onaylıyor, ki bazı kaymakamlar tutuklu şu anda, vali önünü açmış, istediğinizi yapın diyor. Telsiz kayıtları var, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bahsettiğim Cizre dosyasında telsiz kayıtları var. Avukat arkadaşlarımız o dosyayı takip ediyorlar ve AİHM Türkiye’den bütün bunların belgelerini istedi ve bakanlıktan bir tek belge gönderemediler. Savunma olarak tek bir belge gönderemediler. Ama avukat arkadaşlarımız belgeleri buldular, çıkardılar.

Orada yapılmış güvenlik güçleri arasındaki telsiz kayıtları, deşifre edilmiş çözüm tutanakları. Yereldeki dosyalardan bulup avukatlarımız AİHM’ye gönderdiler. Diyor ki; küfürlü konuşuyorlar tabii. Bu Cizrelilerin bilmiyorum bilmem neyini ne yapacağız, taş üstüne taş koymayacağız. Bir tane sağlam evlerini bırakmayacağız. Telsizle birbirleriyle konuşuyorlar yani. O kadar pervasız, o kadar rahat.

Cizrelilerin, yani teröristlerin falan değil. Başbakan Davutoğlu ne diyordu aynı o tarihlerde? Cizre’yi ev ev temizleyeceğiz. Ev ev temizleyeceğiz bakın. Yani Cizre’nin bütün evleri terörist evidir ve biz ev ev temizleyeceğiz. Ahmet Davutoğlu da bunu söylüyordu, oradakiler de bunun gereğini yapıyordu.

O yıkımların siyasi sorumlusu AKP, tetikçisi darbeciler, mağduru da halktır, bizleriz

Bugün sanık pozisyonundayız. Yargılandığım fezlekelerin içerik itibariyle, yani ifade özgürlüğü meselesini geçiyorum, zaten ifade özgürlüğü kapsamındadır da, sorumsuzluğu da geçiyorum, çünkü Mecliste de ben bu eleştirileri daha sert yapmışım, onları sunacağız daha sonra. Ben bir muhalefet partisinin lideriyim. Parlamentoda bulunmanın bana sağladığı iki temel sorumluluk ve yetki var. Bir yasama, iki denetleme. Parlamento içinde yasama yaparım, yasa yaparken leyhte ve aleyhte oy kullanırım; parlamento içinde ve dışında denetleme yaparım. Soru önergesi, yazılı önerge, araştırma önergesi, gensoru vs. ile denetlerim; kamuoyu baskısıyla, basın açıklamasıyla, mitingle, yürüyüşle denetlerim. Milletvekili olarak kamu kurumlarına – yargı kurumları hariç – giderim ve devlet sırrı olmayan dosyalarda denetim yapabilirim.

Örneğin bir vergi dairesinde yurttaş büyük bir haksızlığa uğradığını düşünüyorsa, ben o yurttaşı yanıma alıp gidip bizzat orada yürütmenin faaliyetini denetleyebilirim, raporlarım, parlamentoya getirip Genel Kurul’da okuyabilirim. Ya da bir çiftçi mağdur olmuşsa, gider çiftçinin yanında dururum. Efendim çiftçinin Tarım Kredi Kooperatifi ile mi sorunu var, denetlerim onu. Yani defterini açar denetlerim değil, müfettiş yetkisi değildir, ama denetim yaparım. Çünkü o yürütmedir ve yürütmeye bağlı bütün organları, taşra teşkilatlarını parlamento denetleme yetkisine sahiptir. Yürütmenin işlerini, eylemlerini, kararlarını bir parlamento denetler, iki yargı denetler. Peki, sokağa çıkma yasağı bir idari işlem midir, hiç şüphesiz. Sokağa çıkma yasağı kararı bir idari işlemdir. Kim tarafından alınır, yürütme tarafından alınır. Kim denetler, idare mahkemesi, iki parlamento. Yasama yürütmeyi denetler. Asker veya polis operasyonu kararı veya bunun icrası bir idari işlemdir. Teknik açıdan söylüyorum, bir idari işlemdir. Hukuka uygun mu değil mi yargı denetler; parlamento denetler.

Ben parlamentoda grubu bulunan bir partinin Eş Genel Başkanı ve lideri olarak hükümetin bu uygulamalarını orada denetliyorum. Ve yargı bana diyor ki “Sen denetimi bu şekilde yapamazsın; denetlerken hükümete, güvenlik güçlerine böyle hakaret edemezsin”. Ben de size sormak istiyorum; örneğin gelip sizin odanıza girip, herhangi bir dosyanızı açıp, “Sen burada nasıl böyle bir soruşturma yürütmüşsün Hakim bey” diyor muyum? Yasama meclisi üyesi olarak benim böyle bir yetkim var mı? Sizin yargısal faaliyet yürütürken, denetim yaparken, millet adına yargılama yaparken, doğrudan gelip sizin o denetim işleminize müdahale hakkım var mı? Yok. Siz nasıl yapıyorsunuz peki? Geliyorsunuz milletvekiline diyorsunuz ki, “Sen misin bizim kutsal hükümetimizi bu şekilde denetleyen. O’na katil demişsin, çocuk katili demişsin. Güvenlik güçleri burada sivilleri katletti demişsin. Burada sorun hendek, barikat değil Kürt sorunu var demişsin.” Ben böyle denetliyorum, benim fikrim bu.

Hükümetin idari eylemi, işlemi bariz bir şekilde…

Hakim: Bizim ağzımızdan bazı şeyleri söyledin, ama bizim böyle bir sözümüz yok Selahattin Demirtaş.

Demirtaş: Heyetinizi kastetmedim.

Hakim: Biz öyle zannettik, o zanla müdahale ettim, teşekkürler.

Demirtaş: Sayın Başkan, belki yorgunluktan kaynaklı bazen kaçırıyor olabilirim, ama biz burada sizinle şahsi bir dava yürütmüyoruz hiç şüphesiz. Yargı erkini kastediyorum. Yasama ve yargı erki arasındaki ilişkiyi kastediyorum, tutanağa da öyle geçsin.

Yargı erki bana diyor ki, “Senin yaptığın denetim devletimin hükümetinin onurunu kırdı, benim güvenlik personelimin onurunu kırdı.” Belki ben hükümetin onurunu kırarak denetlemek istiyorum. Yaptığı o kadar hata var ki, ben böyle denetlemek istiyorum. Burnunu sürtmek istiyorum. Benim buna hakkım var. Nezaketle hükümeti denetlemek konusunda görevli yetkili bir devlet memuru değilim ki. Ben başbakanlık müfettişi değilim ki. Parlamenterim. O benden biraz fazla oy almış yürütme olmuş, ben ondan biraz az oy alıp yasama meclisi üyesi, muhalefet olmuşum. Yani her konuşmamın bu açıdan da değerlendirilmesi lazım. Bu konuşmayı yapan bir gazeteci, bir yurttaş değil ki, yurttaşın daha fazla hakkı var. Ama bizim görevimizdir, bunu yapmadığımız zaman görevi suistimal etmiş oluruz. Hükümeti denetlerken, yargı gelip bir parlamentere “bu şekilde denetim yapamazsın“ diyememelidir.

Aleni açık terör propagandasının nasıl olacağını siz benden daha iyi bilirsiniz. Bariz bir şekilde şiddet övgüsü olması lazım, şiddete teşvikin olması lazım; ya somut ya da genel bir terör faaliyetini övücü cümleler kurmam lazım. Hükümeti terörle mücadelede eleştirdim. Sen burada sivil katlettin, oradakiler masumdu dediğim zaman, terörün propagandasını yapmış olmuyorum, hükümeti denetlemiş oluyorum.

Ordu güçleri Cemaat dershanesine yerleşiyor

Evet Sayın Başkan, Cizre’de olup bitenlerle, Efkan Ala’nın bu konudaki beyanlarıyla devam ediyordum. Mesela, aynı zamanda Cizre’de avukatlık yapan arkadaşımın tanıklığıyla bana ulaştırdığı kısa bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Hani somutlaşması açısından önemli.

Cizre’de daha ilk sokağa çıkma yasağı ilan edildikten hemen sonra, Kara Kuvvetleri’ne mensup ordu güçleri Sur Mahallesi ve Yafes Mahallesi’nde karargah komutanı ve komutanın bütün ekibi birlikte Yafes Mahallesi’nde Fem Dershanesi’nin yurduna yerleşiyorlar. Nur ve Cudi mahallesinde de yine Cemaate ait bir dershaneye yerleşiyorlar.

Kendisi ordu komutanı, birlikte operasyon yürüttüğü kurmay heyetiyle birlikte karargâh olarak Cemaat’in iki dershanesinin yurdunu kullanıyorlar. Oraları karargâh haline getiriyor ve 15 Temmuz sonrası bu iki binaya da el konuluyor. Cizre’de hasar görmeyen nadir binalardandır o, çünkü karargâh haline getirilmiştir. Yani demek istediğim bizatihi Cemaat’in, FETÖ’nün elemanları kendi dershaneleri, kendi yurtlarını ordu karargâhı haline getirerek Cizre’yi yakıp yıkıyorlar.

15 Temmuz’da bütün ülkeyi kan deryasına döndürenler aynı kişilerdir. Tutuklular bunlar şu anda. Darbecilikten yargılanıyorlar. Sadece o mu hayır. Tutanağa geçsin diye tek tek okumak ve saymak istiyorum.

Cemaatçi ve darbeci komutanlar ve mülki idare amirleri

Bu hendek, barikat operasyonlarında görev alan askeri yetkililer ve bir kısım mülki idare amirleri; bakın İkinci Ordu Komutanı Orgeneral Adem Hududi, tutuklu şu anda. Özellikle Sur ve Cizre döneminde kahraman ilan edilmiştir, hatta hükümete yakın medya ana akımda Cizre ve Sur’u temizleyen komutan, hudutların komutanı Adem Huduti manşetleriyle duyurulmuştur. Aynı medya darbe girişiminden sonra ‘Cizre için darbecilerin korkunç planı’ diye manşet atıp, HudutiPaşa için de ‘baş vatan haini’ tabirini kullandı. Bölgede darbeden dolayı tutuklanan en üst rütbeli asker Adem Huduti.

İki, Yüksekova Üçüncü Taktik Piyade Tümen Komutanı Tümgeneral Halil İbrahim Ergin, tutuklu. Ergin, Yüksekova’da sürdürülen ve kentin büyük kısmının yıkılmasına sebep olan operasyonların komutasının bir numaralı komutanıydı.

Üç, Hakkâri Dağ Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Ahmet Otal, tutuklu. Yüksekova’da sürdürülen ve kentin büyük kısmının yıkılmasına sebep olan operasyonların komuta kademesindeydi. Darbe başarılı olsaydı kurulacak Tuğgeneraller cuntasının içinde bulunacağı iddia edilmiştir iddianameyle.

Dört, İkinci Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Avni Argun, tutuklu. Adem Huduti ile beraber Cizre, Sur operasyonlarının komuta kademesinde bulunuyordu.

Beş, Şemdinli 34. Hudut Tugay Komutanı Tuğgeneral Ali Saldur, tutuklu. Yüksekova’da sürdürülen ve kentin büyük kısmının yıkılmasına sebep olan operasyonların komuta kademesindeydi.

Altı, Yüksekova 3. Piyade Tümen Kurmay Başkanı Albay Mehmet Sezgin, tutuklu. Yüksekova’da sürdürülen operasyonların kurmay komuta kademesindeydi.

Yedi, Şırnak 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı Tümgeneral Abdullah Baysar, tutuklu. Abdullah Baysar Roboski Katliamı sırasında, yani 33 Kürt köylüsünün F-16 ile bombalanıp katledildiği Roboski Katliamı sırasında, Uludere Şenova Tugay Komutanlığı’nda görev yapıyordu. Katliamdan 3 yıl sonra, 2015 Ağustos ayında, Şırnak 23. Jandarma Sınır Tümen Komutanı olarak yeniden bölgeye atandı.

Roboski Katliamı’ndan sonra silah bırakan koruculara, “Bunu unutun, kazaydı. Diyelim ki, ben yaptım, ne olacak. Sizler devlete karşı ne yapabilirsiniz ki” dediği iddia edilen sözleri basına yansıdı. Ve Baysar Şırnak’ta yürütülen operasyonların komuta kademesindeydi.

Sekiz, Şırnak Çakırsöğüt Jandarma Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Ali Osman Gürcan, tutuklu. Şırnak, Cizre ve İdil operasyonlarının ana gücünü oluşturan Şırnak Çakırsöğüt Tugay Komutanı Gürcan için darbe sonrası yandaş medyada Şırnak operasyonları sırasında hainlik yapıp, polis asker ölümlerine sebep olduğu şeklinde haberler yapıldı. Darbe gecesi darbecilere yardım etmek için Şırnak’tan 350 (sayı tam duyulmuyor) komando ile Ankara’ya geçmek istediğini itiraf etmişti.

Dokuz, darbe gecesi Diyarbakır’dan askeri uçakla Ankara’ya Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı ele geçirmeye gelen Astsubay Ömer Halisdemir tarafından öldürülen Tuğgeneral Semih Terzi Şırnak’ta görevliydi. Terzi, hem Suriye’de hem de bölgede yapılan operasyonlarda özel kuvvetleri yönetiyordu. Darbe girişimi gecesi Silopi’den Irak Kürdistan Bölgesi’ne geçip sonra tekrar Silopi’ye, oradan Diyarbakır’a ve Diyarbakır’dan bir tim ile birlikte Ankara’ya geçip orada öldürüldü.

Beytüşşebap Kaymakamı Kadir Güntepe, tutuklu. Darbe öncesi ve sonrası HDP ve HDP milletvekillerine yönelik hakaretleri dolayısıyla aralarında Melik Gökçek’in de bulunduğu birçok AKP yöneticisi tarafından övgülere boğulmuş ve yandaş medya ile ana akım medyada kahraman ilan edilmiş kaymakam, Beytüşşebap Kaymakamı. Kaymakamın JİTEM, JÖH, PÖH gibi trol hesaplardan halkı kışkırttığı ve çatışmalarda hayatını kaybeden kişilerin cenazelerinin – çıplak dâhil – fotoğraflarını paylaştığı ortaya çıkmıştı. Kaymakam, kırmızı bylock kullandığı iddiasıyla tutuklu.

Şırnak Vali Yardımcısı Cüneyt Manisa. FETÖ/PDY terör örgütü üyesi olması iddiasıyla bylock kullandığının tespit edilmesi üzerine görevden alındı, tutuklu. Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı Ocak ayı itibariyle FETÖ’den aralarında vali yardımcısı, hakim, savcı, zabıt katibi, general, subay, astsubay, emniyet müdürü, emniyet amiri, polis, memur ve sivillerin bulunduğu 220 kişinin hala tutuklu olduğu toplam 780 kişi hakkında adli soruşturma işlemlerinin devam ettiğini bildirdi.

Bunlar bir kısmı. Avukatlarım taleplerimi iletecekler, o tarihte görev yapan mülki idare amirleri, kolluk üst düzey yetkilileri, yani yüzde 90’ı şu an tutuklu ya da FETÖ’den açığa alınmış durumda, ya da firari durumda, kaçmış durumda vs. Bunlardı bu hendek operasyonlarını yapanlar.

Yani eğer biz siyasetçiler olarak ahlaki, vicdani sorumluluğumuz gereği diyalog yolu ile çözmeyi başarsaydık ve bunlar engel olmasaydı, bunlar tıkamasaydı önümüzü, hükümet de bunlara uyup “ya bunlar nasıl olsa bol bol HDP’li Kürt öldürüyor, biz de bunları koruyacak bir yasa çıkarırız, örteriz üzerini” demeseydi, bugün ülke 15 Temmuz’u yaşamamış olabilirdi.

Tabii tarihi buradan, bu şekilde ‘belki’ler üzerinden okumak doğru değildir,, ama belki başka şekilde bunlar darbeyi planlayacaktı. Ama hiç değilse bu kadar insan yaşamını yitirmeyecek, şehirler yakılıp yıkılmayacaktı. Yani, hendek, barikat, evet yasa dışıdır, yasaya aykırıdır, ama illa da tankla topla üstüne gidilmesi gerekmiyordu. Bir milletvekilini gönderip, orada işte 3-4 kişiyle görüşüp, gidin şunlara söyleyin, bak halk kapatılmasını istiyor, biz de girişimde bulunduk, kapatın deyip gerçekten de diyalogla ikna edilebiliyorsa, bir defa değil 5 defa gidip yapabiliyorsa, 10 defa yapabiliyorsa, 6 ay boyunca operasyon yürütmekten daha iyi değil midir? Bir devlet nasıl öbür yöntemi tercih edebilir?

Ve nasıl öbür yöntemi övebilir? Nasıl öbür yöntemi bir zafer gibi duyurabilir?

Ülkesinin bir ilçesine operasyon yapıp fotoğraf çektiriyorlar

Genelkurmay Başkanı karargâhta fotoğraf çekti. Önünde harita, operasyon yürütüyorlar. İşte operasyon, hani Davutoğlu Suriye operasyonunu yürütürken bir fotoğraf çekmişti, son artistik fotoğrafıydı. İşte Obama çekiyor, Cumhurbaşkanı çekiyor. Yine onlar, dış operasyonlarla ilgili harita önünde poz veriyorlar. Kendi ülkesinin bir ilçesinin merkezine tankla operasyon yapan Genelkurmay Başkanı basına dağıtılmak üzere harita önünde operasyon fotoğrafları verdiler. İnsanlarımız bunu izlediler, unutulmuş da değil. Kolay kolay unutulacak gibi de değil. Çünkü kimse bunların hesabını sormuyor. Efendim, Fatih Sultan Mehmet köprüsünde katledilenlerin hesabı şu veya bu şekilde soruluyor. Bilmem işte Gölbaşı’nda katledilen güvenlik güçlerinin hesabı soruluyor. Meclisi bombalayanların soruluyor. Sorulmalı tabii ki, bunlar yanlarına kar mı kalacak.

Ama bu adamlar Cizre’yi de bombaladılar, Sur’u da, Nusaybin’i de bombaladılar. Hesap sorulmadığı gibi, hesap sormak isteyenden de hesap soruluyor. O da biziz. Biz hesap sormak istiyoruz hükümetten. Biz yargı değiliz, o komutanları yargılayıp hesap soracak olan biz değiliz. Siyasi sorumlusu hükümettir, biz onu denetler hesabını sorarız. Siyaseten burnundan getiririz. Buna hakkımız var. En sert, en ağır eleştirimizi yaparız. Hakaret ederiz, suç oluşturmaz. Kişiliğine yönelik bir saldırı varsa tazminat hukukunda suç oluşturur, efendim kişiliğine yönelik küfür, sinkaflı şeyler kullanmışsak – bunun yapılmaması lazım, milletvekilinin hakkı, yetkisi değil – ama onun en ağır şekilde teşhir edilmesi için muhalefet kamuoyunun gözünün önünde en ağır şekilde yapar, bu bir denetim hakkıdır. Çünkü iktidarın sınırlanması lazım. İktidarın kendini sınırsız bir güç sahibi gibi hissetmemesi lazım.

İktidara sürekli yargının ve muhalefetin, demokratik sistemlerde medyanın, aynı zamanda sivil toplumun sürekli bir baskı uygulaması lazım ki, kendini rahat hissetmesin. Hani mesela denir ya “sürekli kesintisiz muhalefet ediliyor”, hiçbir şey olmadan da bazen muhalefet edilir. Hani Nasreddin Hoca’nın deyimiyle testiyi kırmadan önce de bir uyarı yapılır. Çünkü hükümet kendini sürekli tedirgin hissetsin, denetim her zaman var, gözler üzerindedir, bunu hissetsin. Siz beni bu fezlekelerden dolayı yargılayarak hükümete sınırsız bir şekilde alan açmış oluyorsunuz yargı olarak. Milletvekillerini bundan dolayı yargılayarak sınırsız bir şekilde alan açmış oluyorsunuz. “Muhalefet seni sert bir şekilde eleştirdi mi, hele içinde terörlü faaliyetler de varsa, biz bunu terör propagandasına, beş taneyi de bir araya getirdik mi örgüt üyeliğine koyarız kardeşim” mesajı verdi mi yargı, bu hükümeti artık kimse denetleyemez. Yargı da denetleyemez. Kimse bunların gazını alamaz artık, hızını tutamazlar. Bu yüzden denetim yetkimize bir müdahaledir bu davalar.

Sırf bu açıdan bile bakıldığında, bütün bu davalarda parlamenter sistemde siyaset hakkı, muhalefet hakkı, hükümeti denetleme hakkı olduğu görülmeli, bir muhalefet milletvekilinin iktidarı, yürütmeyi en sert şekilde eleştirme, uyarma, yeri geldiğinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde tanımlanmış ifade özgürlüğünü de aşacak şekilde, şok ediciden de öte eleştiri hakkını yargının kabul etmesi lazım. Başka türlü nasıl biz hükümeti bu gibi durumlarda denetleyeceğiz? Bakın denetleyemedik işte. Baskı oluşturamadık. Yaktılar, yıktılar. O zaman hükümet emir vermişti, yapılıyordu.

Savcılar o zaman bizimle uğraşacağına bu darbecilerle uğraşmalıydı. Yanlış kişilerle uğraşmışlar. Gece gündüz Emniyet güçleri beni çekeceklerine, açıklama yaptığım yerde delil oluşturup fezlekeye dönüştüreceklerine, o katliamları çekselermiş, savcıya götürselermiş daha iyi olurmuş. Devlet böyle hukuk devleti olur, devlet böyle herkesin devleti olur. O zaman her yurttaş kendini özgür yurttaş, birey olarak hisseder, devlete aidiyet bağları da sürekli daha da güçlenir, güçlü kalmış olur.

Katliamcılar tarih boyunca şu veya bu şekilde katliamlarını meşrulaştırırlar

13 Şubat 2017, yani bir yıl kadar önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bahreyn’de yaptığı bir konuşmaya atıf yapmak istiyorum, ki oradan devam edeyim. Demiş ki, “Tabii üzülerek söyleyeceğim, Esad doğrusu ailece görüştüğüm bir kişiydi. Ve kendisi ile bütün bu gelişmeleri, yani Suriye’de yaşanan gelişmeleri, Tunus’ta başlayan gelişmelerden sonra paylaştığımda, kendisi önceleri farklı bir yaklaşım içindeydi. Ama maalesef daha sonra olaylar farklı gelişmeye başladı. O, gücüne çok çok inanıyordu. Kendi ülkesinde bu tür gelişmelerin olmayacağını zannediyordu. Ben kendisiyle birkaç kez, artık arkadaşlarımı gönderdim, dışişleri bakanımı gönderdim, saatlerce görüşmeler yaptılar. Daha sonra kendisini bir Ramazan ayıydı, gece kendisini aradım dedim ki, Beşar bu gidiş iyi değil, kendi halkına kendi vatandaşına bombalar yağdırıyorsun, tanklarla vatandaşının üzerine gidiyorsun. Yarın Cuma, bu başlangıç olsun, bu işi bitir; artık tanklarla vatandaşının üzerine gitme, huzurlu bir şekilde vatandaşın bir Cuma namazı kılsın. Sağa vurdu sola vurdu. Benden gelmiyor bu, bunlar terörist dedi. Dedim ben sizi yakından takip ediyorum, yanlış yapıyorsun gel bu işten vazgeç. Ertesi gün 360 kişi öldürdüler ve bu acımasız gidiş bakın Cuma namazında olan insanları bunlar şehit ettiler, öldürdüler ve bu süreç devam etti, tabii ilişkilerimizi de kestik.”

Yani bilmeyen bir Cumhurbaşkanı da değilmiş demek ki. Beşar Esad’a verecek aklı var. 2017 yılı. Hendek, barikat operasyonlarından iki yıl sonra, bunları konuşuyor ve o yıllarda Beşar Esad’a yaptığı uyarıları hatırlatıyor. Kendi ülkesinde de iki yıl önce yaşanmış bunlar. Kendi yurttaşının üzerine paletli tank sürmüş bir yürütme, iktidar ve kendisini eleştirenleri uyaranları da, onlar teröristtir siz karışmayın demiş. Ve Beşar Esad’ı bakın kendisi eleştirmiş.

Biz de bunu yaptık. Kendi ülkemizde kendi hükümetimize bunu yaptık. Aşağı yukarı bu mesajı verdik. Dedik ki, “Tankla şehirleri yakma yıkma, bu ateşin üzerine gitme, hak ihlaline yol açıyorsun, katliam yapıyorsun”. O da “hayır onlar teröristtir” dedi. Kabaca bu. Esad’a söylediklerini biz kendisine sadece hatırlatma babında ifade etmişiz.

Şimdi, bir miktar özellikle sokağa çıkma yasaklarının ve hendek, barikat operasyonlarının yaşandığı yerlerdeki hak ihlallerine değinmek istiyorum. Çok uzun raporlar, bunları dosyaya sunacağım, ibraz edeceğim. Heyetin zamanı olur da bakarsa çok çok iyi olur. Dramın, trajedinin ne kadar derin olduğunu anlama açısından. Ama ben bazı örnekler üzerinde durmak istiyorum.

Şimdi bütün katliamlar, katliamcılar tarih boyunca şu veya bu şekilde katliamlarını meşrulaştırdılar, meşrulaştırırlar. Başka türlü katliam yapamazsın. Yani günah bir kere işlendikten sonra, bunu kitabına uydurmak artık kolaydır. Örneğin Sırp yöneticiler, generaller Bosnalı Müslümanların, Boşnakların katledildiğini asla kabul etmezler. Onlara göre ortada vatana ihanet vardır ve hainlere karşı savaşta herkes hak ettiğini bulur. Daha önce savunmamın başında örneklerini vererek ifade etmiştim.

İsrailliler de Filistinliler için aynı şeyi söyler. Hak ettiler derler. Myanmarlı Budistler, Myanmarlı Müslümanlar için aynı şeyi söyler. İttihatçılar Ermeniler için söylüyorlardı. Avusturalya’yı ilk fetheden sömürgeci İngilizler Aborjinler için aynı şeyi söylüyorlardı.

Tarih o zamandan beri aynı kuralla işliyor: “Onlar hak ettiler”. Amerika kıtasını fetheden İspanyollar, İnkalar, Kızılderililer için aynısını söylediler. Saddam Halepçe’de katlettiği Kürtler için, Esad Halep’te katlettiği muhalifler için aynı şeyi söyledi. Naziler Yahudileri katlederken, sığındıkları meşruiyet aynıydı, hak ettiler. Çinliler Doğu Türkistanlı Türkleri katlederken, aynı dili kullanıyorlar, aynı sözde meşruiyet sınırlarına sığınıyorlar. Ruslar Çerkezleri katlederken, aynı şeyi ifade ettiler. Hiç değişik bir cümle kurmadılar. Yine Türkiye’de ırkçı-faşizan kesimler, Türk ırkçılığı adı altında Kürtleri katletme operasyonlarında, Ağrı’da, Koçgiri’de, sonrasında Dersim’de, Sur’da, Cizre’de Kürtler katledilirken aynı sözde meşruiyete sığındılar.

İbn-i Haldun devletleri insanlara benzetir

Tarih bu katliamcıların kendi meşruiyetlerini sağlama ve günah bir kere işlendikten sonra bunu kitabına uydurma konusunda binlerce acı örneğe tanıklık etti. Burada da emin olun ki bunu yapanlar kendi günahlarının kılıfını rahatlıkla bulurlar. Bunu yaptık, hak ettiler. Bunu yaptık, teröristti. Bunu yaptık, düşmandı. Bunu yaptık, bize saldırdı. Bunu yaptık, biz yapmasak o yapacaktı. Ama öyle ama böyle, kendince bir şeyi, bir meşruiyet yolu bulunur.

Bu bir döngüdür, ama biz insanlar olarak bu döngüye mecbur değiliz. Bu döngü sanki bilimsel matematiksel, fizik kanunudur, sürekli egemenler zayıfları katleder, güçlüler zayıfları ezer, onların ezdiği yerde otorite oluşur, devlet oluşur, imparatorluk oluşur; ondan daha güçlüsü çıkar onu ezer, savaşlar kaçınılmaz olarak böyle devam eder.

Şimdi İbn-i Haldun, devletleri insanlara benzetir Mukaddime adlı kitabında. “Devletlerle insanlar benzerdir. Doğarlar, yaşarlar, büyürler ve ölürler. Bu bir doğa kanunudur” der. Yaptığı gözlemler, ki kendisi sınırlı bir bölgede sosyolojik gözlem yapmıştır, ama modern sosyolojinin kurucusu kabul edilir, çok önemli bir bilim insanı İbn-i Haldun, fakat bunun kaçınılmaz bir kanun olduğunu da söylemez. İlle savaş olacak, illa savaş dışında hiçbir yol, yöntem yoktur demez. O dönem yaptığı, 600 yıl önce yaptığı gözlemlere dayanarak İbn-i Haldun bu tespitleri ortaya koyuyor. Şart değildir sonucuna ulaşıyor. Yani devletin değişim ve dönüşümü veya toplumların değişim dönüşümü büyük savaşlar, katliamlarla olmak zorunda değil. Devlet kendi yöneticileri, devletin ölüm zamanının geldiğini anlar ve reform yapmayı başarırsa, devleti yeniden doğmuş hale getirebilirler. Aşağı yukarı İbn-i Haldun’un devlet konusundaki görüşleri bu.

Bizim topraklarımızda, Ortadoğu’da savaş bir kanun olarak kabul edilir. Silah, şiddet bir kanun olarak kabul edilir. Fizik kanunu, matematik kanunu gibi. Biz mecburmuşuz gibi buna. Bakın ben genç yaşta siyasete başladım. Parti geleneğimizde en genç siyasetçilerden, hatta Eş Genel Başkanlardan biriyim. Fakat uzun bir siyasi geçmişim, deneyimim oldu. Beni siyasete iten en temel neden bu döngüyü kırabilir miyiz?

Silah-şiddet döngüsünü kırabilir miyim?

Bu iddialı bir iştir, iddialı bir duruştur. Fakat ben bu iddianın sahibi olmadan asla siyasete girmezdim. Kendime güveniyordum. Hiç değilse karşılaştığım yerde, gücüm oranında kesinlikle şiddetin durabileceği, bu silah-şiddet döngüsünü ve bunun toplumsal dönüşümü koordine etmesi döngüsünü kırabilirim, bir yerde bu çarka çomak sokabilirim, bunun için siyasette güçlenebilir miyim diye kafamda olan hep buydu. Beni siyasete iten temel şey buydu. Çünkü biz savaşın içinde büyüdük.

Çocukluğumuz sıkıyönetim, OHAL, işkenceler, faili meçhul cinayetler; biraz büyüdük köy yakmalar, sürgünler… Bunları gördük büyüdük. Ve hukukçu olduğumda, avukat olduğumda insan hakları alanını özellikle seçtim.

İsviçre’de, İsveç’te, Norveç’te, İngiltere’de, Amerika’da, Belçika’da insan hakları eğitimleri aldım. İnsan hakları taktikleri, stratejileri geliştirilmesi üzerine eğitimler aldım. Oradaki cezaevlerini gezdim, cezaevleri sistemlerini öğrendim. Duruşmaları izledim, yargılama sistemlerini öğrendim. Dünyanın birçok merkezinde insan hakları savunucularının eğitim seminerlerine katıldım. Ya eğitim aldım ya eğitim verdim. Fakat temelde beni siyasete iten şey, evet insan hakları savunuculuğu çok onurlu bir duruş ve ben İHD’de, orada bir okulda yetişir gibi insan hakları okulunda yetiştim, fakat tek başına insan haklarını savunmak bu döngüyü durdurmaya yeterli değildir. Siyasete girişimin temel sebebi budur.

Çocuklarım korkmadan, özgürce bu ülkede yaşasınlar istiyorum

Fezlekelerimde tek tek faaliyetlerimi, yapmaya çalıştıklarımı anlatınca, bu demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Ben hiçbir zaman siyasette suya yazı yazmadım. Öyle bir siyasetçi olmayı kabul etmedim. Bu döngü kırılmazsa, bizler bu döngüyü değiştirmeyi başaramazsak, siyasete güveni oluşturamazsak, bu döngü devam edecek. Ben kızlarımın benim yaşadığım hayatı yaşamasını istemiyorum. Sizin çocuklarınızın da yaşamasını istemiyorum. Yarın bir gün önlerinde dağa çıkmak gibi bir seçenek olsun istemiyorum kızlarımın. Tutuklansınlar, işkence görsünler istemiyorum. Korkmadan özgürce bu ülkede yaşasınlar istiyorum. Sizin çocuklarınız da, herkesin çocukları da öyle yaşasın istiyorum. Ama benim çocuğum onu yaşayacaksa, bunun bedelini benim ödemem gerekiyorsa, siyaseten ben bütün ömrümü hapiste geçirmeye razıyım. Ama suya yazı yazmam. Boş konuşmam. Sırf dostlar alışverişte görsünler diye de siyasi nutuk, siyasi söylem çekmem. Siyasi hayatımda bunu yapmadım.

Şunları çok görürsünüz siyasette. “PKK terörünü lanetliyorum, kınıyorum, ben de Kürdüm.” Milletvekillerinden söz ediyorum. Eyvallah, ne güzel! Peki alttan niye parsayı topluyorsun, ihaleleri götürüyorsun? İyi güzel, o zaman elini taşın altına koy da çözümünü de yürüt? Ama hayır, “Ben terörü kınıyorum, ben masum bir Kürdüm, dolayısıyla benim artık devletten ihale kapma, kredi alma o şehirde, seçildiğim şehirde atamalarla ilgilenme hakkım doğuyor otomatikman.” Çünkü onun telefonuna artık vali çıkıyor, bakan çıkıyor, bürokrat çıkıyor o milletvekilinin. İktidardan olması bile gerekmez. Böyle bir kılıftır bu. Biz de bunu yapabilirdik. Çok ucuz bir yöntemdir. Terör, şiddet devam eder, ben bunu kınıyormuş gibi görünürüm, hiçbir işe yaramaz, ama bunu kınamanın bana verdiği siyasi güç ve bana açtığı alanda da parsayı toplarım. Piyasa bunlarla doludur. Siyasi tarihimizde halen de vardır.

Ucuz politikalarla, toplumu kandırarak, göz boyayarak olmaz

Biz ne yaptık? Makul, hayata geçirilebilir, kalıcı siyaset üretmeye çalıştık. Bu şiddet döngüsünün kırılması lazım, bu çarkın durması lazım. Öyle ucuz politikalarla toplumu kandırarak, göz boyayarak “ya fakirin fukaranın çocuğu dağda ölsün, asker de ölsün, biz de bunların cenazesine gideriz, namaz kılarız, işte PKK’linin cenazesine gider orada bir görünürüz, oradan kitleden sempati toplarız ya da askerin cenazesine gider, oraya katılır oradan bir kitlenin şeyini toplarız.” Kan emicilik budur.

Ben katıldığım her cenazede, bakın asker cenazesine de katıldım -ki iddianamemde bulamazsınız onları- ben öldürülen PKK’lilerin cenazelerine de katıldım. Fakat o cenazelerde, taziye evlerinde yaptığım konuşmaların tamamında “bu son olsun” dedim. Aileleriniz kanın kanla yıkanmayacağını görsünler, intikam değil, barış desinler. Evladınızı toprağa verdiniz, bunun siyasi sorumluluğu, siyaseten bunu çözemeyen bizlerdedir. Keşke çözebilseydik, ben bugün sizin taziyenize gelmek yerine düğününüze gelebilseydim. Ama buradan taziyeden veya cenazeden ayrılırken size söz veriyorum, ben barış için daha çok çalışacağım.

Şimdi bunun dışında benim cenazeye katılmışsam, herhangi bir konuşma yapmışsam -genelde cenazelerde çok konuşma yapmam- katılırım, cenaze namazıdır, çıkarız, bunun dışında bir tek konuşmamı bulamazsınız. Tamamının mahiyeti budur.

Benim yaptığım mı samimidir? Bir asker cenazesine, işte orada cenaze törenine katılıp protokolde yan yana dizilip, ya şu cenaze bitse de işimize baksak deyip arkasından gencecik çocuk mezara giderken, öbür taraftan her türlü fırıldağı çevirmek mi dürüstlüktür?

Ben siyasete böyle yaklaştım Sayın Başkan. Başka türlü siyaset yapmayı bilmedim, öğrenmedim. Bu saatten sonra da başka türlüsünü yapamam. Buradaki fezlekelerdeki eylemlerim, söylemlerim tümüyle sonuç almaya dönüktür. Fezlekelere tek tek girdiğimde, yine kısaca anlatacağım, bu gelen değerlendirmelerin hepsi bu on fezlekeye ilişkindir zaten.

Ertuğrul Kürkçü ile Süleymaniye’ye gittik

3 no’lu fezleke. DTK kongresi toplamışız, hendek, barikata destek için demokratik özerklik ilan etmişiz. Fezlekenin özü bu. Bakın kısaca anlatayım, tanıklara geldiği zaman detaylarına da gireceğim. Dedim ya sonuç almayacak hiçbir şey yapmam, sonuç almak da risk üstlenmeyi gerektirir. Hele Türkiye gibi bir yerde Kürt sorunu ile uğraşıyorsanız, Kürt siyasetçisi iseniz, PKK’nin de eleştirisini veya tepkisini ya da öfkesini, devletin hükümetin ya da yargının tepkisini, öfkesini, eleştirisini göze almanız lazım. İkisini bir arada idare edeyim derseniz olmaz. Samimi olmanız lazım, inandığınız doğruları da her yerde söylemeniz lazım. Ben Kandil’de de bunu söyledim, bu fikirlerimi, görüşlerimi Ankara’da da söyledim. Parlamentoda da söyledim, alanda, meydanda da söyledim. Asla kaypak asla ikiyüzlü davranmadım.

Bahsedilen 26-27 Aralık 2015 tarihindeki DTK kongresi toplanmadan önce hendek, barikat olayları devam ediyor, durduramıyoruz, işte bahsettiğim şekilde sokağa çıkma yasakları var, hiçbir şekilde diyalog kurdurulmuyor, Efkan Ala’nın kendi itirafları var, “güvenlik personeli izin vermiyor vesaire”. Ben arkadaşlarla toplandım, dedim ki, bu iş böyle gitmez, bizim köklü bir müdahale etmemiz lazım. Böyle şu ilçenin kapısına git, öbür ilçenin sınırına git, oradan oraya yürü, oradan buraya çağrı yap… Daha kapsamlı bir iş yapmamız lazım.

Hendek ve barikatı kapatma çağrımıza destek istedik

Şunu önerdim arkadaşlarıma, dedim ki, bakın, çözüm sürecinde değiliz, Kandil’le doğrudan temas da kuramıyoruz, kurabilsem işin doğrusu yapmak da istiyordum, fakat olanaklar yoktu. İzmir Milletvekilimiz Ertuğrul Kürkçü’yle birlikte Aralık’ın ilk haftasında Irak Kürdistan Bölgesi’nin Süleymaniye şehrine gittik. Pasaportumda giriş-çıkış tarihi vardır. 6-8 Ekim fezlekesinde savunmamı yaparken belirtmiştim, çözüm sürecinde bir diyalog mekanizmamız vardı, 2 defa kullandım demiştim. Bir kez Bingöl Emniyet Müdürü’ne saldırı sırasında, bir kez de bu olayda kullandım. Süleymaniye’de o siyasetçiden şunu istedim:

“Git Kandil’e, KCK yöneticileriyle görüş. Selahattin Demirtaş, Ertuğrul Kürkçü buradadır. Biz hendek, barikatın her yerde kapatılmasını istiyoruz. Halkın temsilcileriyiz, halkın talepleri budur ve sizden de KCK Yönetimi, Kandil yönetimi olarak bu konuda çağrı yapmanızı bekliyoruz. Biz de Türkiye’ye döndüğümüzde büyük bir toplantı düzenleyeceğiz. Demokratik özerkliği siyaseten biz kendi projemizdir deyip sahipleneceğiz, siyaset alanına davet edeceğiz herkesi. Hendek, barikatta olanları da siyaset alanına davet edeceğiz. Ama KCK Yönetimi de bizim bu siyasete çekme, hendek ve barikatı kapatma çağrımızı destekleyecek.”

Ve o aracılık yapan siyasetçiye de şunu söyledim; dedim ki, “Ne kadar kararlı ve ciddi olduğumuzu göstermek için buraya kadar geldik. Çağrı yapıyoruz, bu çağrımızı lütfen iletin, sonuç almadan da dönmeyeceğiz. Olumlu sonuç almadan da Süleymaniye’den Türkiye’ye dönmeyeceğiz.” Bakın bunu ilk defa detaylı bir şekilde anlatıyorum. Daha önce kısa basın demeçlerinde “girişimlerimiz var” demiş ve detaylarına girmemiştim.

İki gün boyunca girişimlerimizi sürdürdük ve nihayetinde cevap geldi bize. Aynı kişi dedi ki, “evet’ detaylı bir şekilde sizin söylediklerinizi, beklentilerinizi, tartışmalarınızı ben Kandil ile KCK yöneticileri ile konuştum ve dediler ki, biz Türkiye’de demokratik siyaset yürütenlerin bu konudaki çabalarına saygı duyarız, bu konuda çağrı yaparlarsa biz de oradaki hendek ve barikattaki gençlerin bu çağrıya uymaları konusunda destek çağrısı yapacağız.”

Hükümetten ve muhalefetten destek istedik

Biz Ertuğrul Kürkçü ile birlikte sevinçle Türkiye’ye döndük. Diyarbakır’a geldim. DTK’nin Eşbaşkanlarıyla, DBP’nin Eş Başkanlarıyla, HDK’nin Eşbaşkanlarıyla hemen acil bir toplantı istedim. Dedim ki, “Arkadaşlar durum bu, iyi bir noktaya geldik. Şimdi ne yapalım?” Üç şey planladık:

Birincisi, Demokratik Toplum Kongresi’ni toplayalım ve çağrıyı oradan yapalım dedik. Bunu yaparken, o kadar hassas bir dengedir ki, “teslim olun” gibi bir algı olursa, oradan bize muhtemelen silah sıkarak karşılık verecekler. Özerkliği savunacağız, bizim projemizdir, ama hani artık bu bitsin, biz siyaset alanına çekmek istiyoruz diyeceğiz, dengeli bir konuşmayla. Hendek ve barikattakileri tahrik etmeden. Fakat hükümete nasıl anlatacağız bunu? İşin bir de bu boyutu var.

Bu konuda dedik ki, muhalefet ve hükümetten destek isteyeceğiz. Mithat Sancar hocamızı çağırdım ve kendisinden rica ettim. “Hocam, hükümetle görüşün, benim Süleymaniye’de böyle bir görüşme yaptığımı, KCK Yönetimi’nin hendek, barikatların kapatılması yönünde yapacağımız çağrıya destek çağrısı yapacaklarına dair bir söz aldım, izlenim edindim. Biz Diyarbakır’da DTK’de bir toplantı yapacağız, ama orada dengeli konuşmalarımız olacak ve sizden ricamız hükümet olarak lütfen ilk etapta kestirip atmayın. Deyin ki, ‘şiddet duracaksa siyaseten insanlar fikirlerini özgürce söylesinler. Özerkliği savunanlar savunsun, ama silah, hendek ve barikat olmasın.’

Mithat hocamız Efkan Ala’yı ziyaret etti Ankara’da. Kendisine yüz yüze uzun uzun anlattı. Efkan Ala da bunun sözünü verdi. “Çok önemli bir gelişmedir, ben de hükümet ile, Başbakan’la paylaşacağım” dedi.

Aynı Mithat hocamız Kemal Kılıçdaroğlu’nu ziyaret etti. “Kemal Bey” dedi, “Selahattin Bey ile Ertuğrul Bey’in şöyle şöyle girişimleri var, yakın zamanda Diyarbakır’da bir toplantı düzenleyip bir çağrı yapacaklar, mahiyeti şu olacak. Sizden de beklentimiz, bu çağrı yapıldıktan sonra siz de özerkliği savunun demiyoruz.” Aynen bu şekilde. Tanık olarak çağıracağım Mithat hocamızı. Özerkliği savunun diye hükümetten de onu istemiyoruz, CHP’den de, Kemal Bey’den de. “Özerkliğin siyasette savunulma hakkını savunun. Hendek, barikat kapatılsın, ama insanlar sivil alanda demokratik özerkliği savunuyorlar mı, fikir olarak bunu tartışıyorlar mı, özgür olsun, biz buna saygı duyarız” deyin. Sizden bunu bekliyoruz, ki biz de oradaki insanları, gençleri ikna edelim, KCK de açıklama yapsın, kapatılsın bu hendek ve barikatlar. Bakın, Aralık’ın ortası bu konuşmalar yapılıyor ve bir hafta sonrasında biz DTK’nin Olağanüstü Kongresini toplayacağız. Kızıl kıyamet kopuyor, şehirler yakılıp yıkılıyor. Her gün onlarca insan ölüyor.

Dedim ya, siyaset tarzım budur. “İşte hendek, barikatı Demirtaş kınamadı, destekledi!” Ya siz Ankara’da birçoğunuz burada rakı masalarında, o yıkımlar olurken muhabbet ediyordunuz, bir kısmınız alemdeydiniz. Ama biz bu işlerle uğraştık. Ben de bilirdim buradan kınayayım da, sonra keyfime bakayım. Yapmadım, yapamadım. İnsanlar ölüyordu. Vicdanım kaldırmadı. “Sonuç almalıyız” dedim.

Kemal Bey’den de bu sözü aldık, tanık olarak kendisini isteyeceğiz, Efkan Ala’dan da bu sözü aldık. “Bu önemli bir gelişmedir” dediler ve “Hayhay hocam, Selahattin Bey’e selam söyleyin, biz de takip edeceğiz bu gelişmeleri, açıklamamızı bu gelişmelere göre yapacağız.” dediler.

Bakın 3 no’lu fezlekedeki DTK toplantısı, bu toplantıdır. Benim oradaki konuşmam da bu konuşmadır.

Hakim: 3 no’lu fezlekeye geçtiniz mi, genel değerlendirme mi?

Demirtaş: 3 no’lu fezlekeyi şöyle söyleyeyim; 3 no’lu fezleke, genel değerlendirmenin bir parçası olduğu için buradaki genel değerlendirmeyi bitirip, yarın fezlekelere başlayacağım.

Hakim: Bunu şunun için soruyorum; fezlekelere geçerseniz, size tutanakları okumak için soruyorum.

Demirtaş: Fezlekelere geçince ben size şu fezlekeyle başlıyorum diyeceğim, ki siz de takip edebilesiniz.

DTK toplantısında yayınlanan deklarasyon

Söz konusu toplantıda yaptığım konuşmadan bu belirttiğim amacı ifade eden cümleleri okuyacağım. Basının önünde bu konuşmayı yapıyorum:

“İki gün boyunca önemli bir konuyu hep birlikte tartışacağız. Bugün tüketeceğimiz tartışmaların sonunda, yarın nasıl bir özyönetim, nasıl bir özerklik, nasıl bir idari model, nasıl bir siyasi modeli hayata geçirmeye çalıştığımızı aslında bir kez daha kamuoyuyla paylaşmış olacağız. İçeriğini netleştireceğiz.” Çünkü hendek, barikatla özdeşleştirildi. Özerklik hendek, barikat değildir. Bu toplantının sonuç bildirgesinde “Özerklik nedir?” maddeleri tek tek sayılırken de içi doldurulmuş. Bir kez daha “özerklik budur.” dedik. Yani barikat değil.

Devam etmişim: “Çok cesur olup konuşanlar, sizler gibi bugün direnenler…” Savcı bu direnenleri, hendek, barikatta direnenleri anlamış. Oysa ben önümde hendek, barikat kapansın, sokağa çıkma yasağı kalksın diye direnenleri konuşuyorum. Karşımda elde silahlı hendek, barikatta olanlar yok. Daha önce buradaki “direnen” kavramını başka yerlerde nasıl kullandığımı ifade ettim. Ama savcı bunu hendek, barikatta direnen olarak ifade etmiş. “…Kürt gençleri bugün bu tarihi bilinçle, travmayla yaşanan acılarla yola çıkarak bu direnişi ortaya koyuyor. Savaşı, şehirlere taşımak için değil.

İnsanlarımız göç etsin diye değil. Zerre kadar siyasete, müzakereye, konuşmaya dair umut Ankara’da kalmadığı için, Ankara’nın masayı devirip yerine tank koyduğu için bütün bunlar ortaya çıkıyor.”

Hendek, barikatları kapatılması ve mücadelenin siyasallaşması

Tespitlerimi yapmışım ve çağrılarıma bakın. Yani yıllardır yaptığım “özerklik nedir”, orada da anlatmışım. Okumuşsunuzdur, bakmışsınızdır.

(10 saniye kadar iddianameyi inceledikten sonra)

Evet, yani iddianame eksik almış. Benim klasörümde daha kapsamlısı var, ama bu iddianameden okuduğum için de geç buldum da… “Deklarasyonu yayınlayanlar ciddiyetle, aynı ciddi yaklaşımla, deklarasyona yaklaşacaklardır”, deklarasyonu yayınlayanlar, biz yani.

“Deklarasyonda da belirtildiği gibi dinamik bir tartışma sürecine, öneriye ve eleştiriye açık bu metin çatışmaların sonlanması, mevzunun hendek ve barikat olmadığı, demokrasi sorunu olduğu noktasında tartışmayı ve mücadeleyi siyasi alana, siyasi zemine çekebilmesi konusunda çok önemli bir fırsat sunuyor. İnşallah özyönetimin, özerkliğin birlikte yaşam açısından hepimizin çok önemli bir fırsat sunduğunu göreceklerdir. Siyaset küskünlükler, siyaset kaprisler, siyaset kompleksler üzerinden yapılmaz. Siyaset çözüm alanıdır. Ne olursa olsun konuşabilmek, ne olursa olsun diyalog ve müzakere kanallarını açık tutabilmektir. Biz HDP olarak bu noktadayız. DTK’nin deklarasyonunda ifade edilen mücadele anlayışı, mücadele çerçevesi ve özyönetim çerçevesine bağlı kalarak (ki orada tümüyle siyasi mücadele yürütüleceği çerçeve olarak belirtilmiş) bir siyasi mücadeleyi sürdüreceğimizi belirtiyor, emeği geçen bütün arkadaşlara şükranlarımı iletiyorum.”

Kapanış konuşmasını ben yapmışım ve niyetimizi ifade etmişim. Burada da 14 maddeyle sonuç bildirgesi yayınlanmış, ki bütün özerklik savunularımız, siyasi alana çekme çabalarımız o bildirge okunduğunda çok daha iyi anlaşılır. Ama dediğim gibi, o kadar hassas bir dengeydi ki, doğru bir dil tutturulamazsa kesinlikle çatışmaları da körükleyebilir, oradaki insanlara “teslim ol” çağrısı gibi anlaşılırsa çok sert şeylere yönelebilinir, cevap da vermeyebilirler.

Öte yandan hükümet ve muhalefet destek vermese de boşa düşebiliriz. O yüzden hepsini önceden konuşarak ayarladık. Bakın bu açıklamaların, bu çalışmaların tamamı bu niyetle yapılmıştır. Hendek, barikatın tümüyle kendiliğinden kapatılması için çağrıdır bu. Ve bu çağrımızdan sonra hükümetten bir çağrı yapılacaktı, KCK’den çağrı yapılacaktı, CHP’den çağrı yapılacaktı. Beklentimiz buydu.

Özerklik ilanı değil, mücadelenin siyasi alana çekilmesi çağrısı

Görüşmelerimizde herkesin bize en azından verdiği söz buydu. Bakın, daha bu toplantı yapıldığı saatlerde, birkaç saat sonra Cumhurbaşkanı bir yerde yaptığı konuşmada nasıl bir hışımla “Cumhuriyet Başsavcıları derhal harekete geçmeli, biz bu ülkeyi böldürmeyiz, hendek barikatlara sizi gömeriz. Özerklik ilan edenlerin burnundan getiririz” dedi. Başbakan onun dozunun üstüne çıkamayacağı için açıklama yapmadı. Kılıçdaroğlu herhalde bir saat oturdu izledi olanları. TV’lerde flaş haber geçti: Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı özerklik ilanına soruşturma açtı. Kemal Bey de sağ olsun hemen akabinde durumun kötüye gittiğini gördü ve çıktı “Özerklik, Cumhuriyet bir arada olmaz, hendek, barikat kabul edilemez, terör…” falan filan. Aradan 3 gün geçti KCK bir açıklama yaptı, aman ya Rabbim, neredeyse “az hendek kazmışsınız” minvalinde bir açıklamaydı.

Yani şimdi biz bu üç kesimle de görüştük. Mithat Hocam (Sancar) doğrudan ikisiyle, yani ana muhalefet ve hükümetle görüştü. Ben de bir aracı vasıtasıyla KCK ile Süleymaniye üzerinden bir görüşme yaptım. Bütün niyetimizi onlar da biliyorlar ve keşke gelip burada tanıklık yapsalar; o gün Mithat hocam niyetimizi, girişimlerimizi nasıl anlattı, neler yaptık. Ben kendi tanıklarımı burada hazır edeceğim, ama siz de yazarsanız gelirlerse çok sevinirim, tarihi gerçeklerin ortaya çıkması açısından.

Ondan sonra defalarca basına çıktım, açıklama yaptım. Dedim ki, bu siyaset alanına çekme çağrısıdır, özerklik ilanı değildir. Bu kadar kızıl kıyamet koparıyorsunuz, ama işler daha da kötüye gidecek.

Anlatmaya çalıştım röportajlarla. Basın da bize kapalı, kimse haberimizi de yapmıyor. Türkiye’ye sesimizi duyuramıyoruz. Ama yine de açıklamalarım var, fezleke ile ilgili konuşmalara, savunmaya sıra geldiğinde bunu detaylı bir şekilde sizinle paylaşacağım, ama bunu bilin isterim.

3 no’lu fezleke tamamıyla budur. Bu amaçla, bu saikle gerçekleştirdiğimiz bir toplantıdır. 3 no’lu ve diğer bağlı fezlekelerin içeriğine girmeye başlandığında da kısa kısa hangi amaçla o yürüyüşü yapmışız ve hangi amaçla basın toplantısını yapmışız size artık daha rahat izah edebilirim. Çünkü zannediyorum ki bunun bir alt yapısı oluştu.

Şimdi devam etmek istiyorum, ama dün neredeyse hiç uyumadım. Eğer sizin açınızdan da sorun olmazsa bugün ara verilmesini rica ediyorum. Yarın sabah…

Hakim: Sabahtan kastınız yarın mı?

Demirtaş: Evet bitirilmesi, yarına bırakılması.

Hakim: Bundan sonra savunmanızı sağlıklı yapamayacağınız için yarına kalmasını istiyorsunuz?

Demirtaş: Yani zorlanırım, çok zorlanırım, farklı bir savunma çıkmaz.

Hakim: Peki.(ŞA)

Selahattin Demirtaş’ın 11 Nisan’da yaptığı savunma

Selahattin Demirtaş’ın 13 Nisan’da yaptığı savunma


Apsny News

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ